Bankalar Sanat Tarihi Yazabilir mi?




Indir 41.31 Kb.
TitleBankalar Sanat Tarihi Yazabilir mi?
Date conversion01.05.2013
Size41.31 Kb.
TypeBelgeleme
Sourcehttp://www.siyahbant.org/wp-content/uploads/2012/05/Sanata-saldirinin-tavri-sanatci-tavrinin-haf
Sanata Saldırının ‘Ağır’lığı

Sanatçı Tavrının ‘Hafif’liği

Ali Asker Bal*


Giriş

Günümüz koşullarında, sanatı hâlâ insan var oluşunun bir edimi olarak anlamaya devam eden sanatçıların en önemli görevi kuşkusuz onu neoliberal güçlerin propaganda aracı olmaktan kurtarmak olmalıdır. Bu inceleme, sanatın mahkûm edildiği küresel sanat sisteminin çarpık ilişkileri yanında; ülkemizde son yıllarda sanata yönelik saldırılar ve bu saldırıların bir heykel yıkımı bağlamında geldiği durumu, sanatçıların sanatın ticarileşmesine ve sanata yönelik saldırılara karşı direnmelerinin olanakları üzerinde düşünceler geliştirecektir.

Emperyalizmin hüküm sürdüğü günümüzde sanat tümüyle piyasa koşullarının ilişkilerine eklemlendirilmiştir. Büyük küresel tekellerin denetimine giren sanat, günümüzde şirketlerin tanıtımı, yayılması ve güç stratejilerinin uygulanmasında kullandıkları bir araçtır. Amerikalı kapitalist Phillip Morris’in, ‘bir şirketi büyük yapan sanattır’ sözleri bu durumun açık bir itirafıdır. Kültür ve sanatın özelleştirilmesi sonucu, sanat ancak parayla ulaşılabilen bir gereksinim haline getirilmiştir. Julian Stallabrass’ın 2009 yılında yayınlanan Sanat A.Ş. adlı incelemesine göre, “sanat eseri, fiyatları ve satış hacmi, hisse senedi piyasasıyla at başı gider ve dünyanın belli başlı finans merkezlerinin aynı zamanda en önemli satış merkezleri olması hiç de rastlantı değildir.” Bu paralelliği tespit ettiğimizde, sanatın yalnızca amaçsız bir serbest oyun bölgesi olmadığını kavrarız; sanat piyasası, aynı zamanda sanat eserlerinin yatırım, vergiden kaçma ve kara para aklama gibi çeşitli amaçlar için kullanıldığı ikincil bir spekülasyonun piyasasıdır. Sanatın bir meta olarak piyasaya sürülmesi olgusu hızla sanatın ‘işletilme’ sürecine doğru evrilmiştir. Liberal ekonomiye özgü vahşi piyasa koşullarının sanat ve kültür alanında uygulanması sonucu, sanata yabancı olan özelleştirme, ‘kâr’, kazanç, yatırım gibi sözcükler daha sık kullanılmaya başlamıştır. Don Thompson, 2011 yılı içinde yayınlanan Sanat Mezat adlı incelemesinde ise; “fiyat, sanat tarihinin artık bir çek defteri ile ne kadar kolay yeniden yazıldığını göstermektedir” diyerek tehlikenin boyutlarını açıklar. Para piyasası küreselleşirken sanat piyasası da aynı hızla küreselleşmektedir. Dev müze ve müzayede şirketleri, tıpkı bir alış-veriş zinciriymiş gibi dünyadaki birçok şehre büyük müzelerin şubelerini açmaktadırlar.

________________________

* Doç. Mardin Artuklu Üniversitesi, Güzel Sanatlar Fakültesi, Resim Bölümü, Mardin. aliasker.bal@gmail.com

Yeni Sanat Düzeni

Bankalar Sanat Tarihi Yazabilir mi?

Kapitalist sanat simsarları günümüzde sanatı herhangi bir ‘ticari işletme’ymiş gibi kullanmaktadırlar. Bu algılayış gereğince, nasıl ki sermaye yeni pazar arayışlarıyla dünyanın köşe bucağına dağılıyorsa; sanat da kendi küresel sanat sisteminin ‘uzman’ları olan küratörler yardımıyla aynı yolu izleyerek bianelden bianele koşturmaktadır. Şirketin de, küratörün de sunduğu şey aynıdır; kariyer fırsatı, kârlı bir yatırım ve yüceltilmiş tüketim nesneleri… Sermaye, sanatı himayesine alarak sadece bir ‘uzman’ ve ‘güzel sanatlar hayranı’ olarak görünmemekte, aynı zamanda insan ruhunun en yüksek yaratımlarını belirleyen sanatın kendileri için bir kâr aracı olmadığı aldatmacasına da başvurmaktadır. (Haug, 1997). Sanatın doğal bir dürtü olmaktan çıkarak, ‘hesaplı hilelerin ürünü’ olduğunu söyleyen Jean Baudrillard, 2010 yılında yayınlanan Sanat Komplosu adlı çalışmasında artık çağdaş sanatın varlık nedeninin kalmadığını çünkü “sanatın, bayağılığa, atıklara, vasatlığa değer ve ideoloji diye el koyduğunu” söyleyerek çağdaş sanatın hükümsüzlüğünü ilan etmiştir. Baudrillard’ın bu radikal saldırısı karşısında, kendisine yönelik her çeşit tehdidi kışkırtmaya, emmeye ve sindirmeye hazır olan dünya çapındaki küresel sanat düzeni oralı bile olmamıştır. Müzayedeyi ekonomik değer, gösterge-değer ve simgesel değerin belli bir oyun kuralı çerçevesinde birbirleri içinde eridikleri değerler değiş tokuşu adlı bir pota olarak gören Baudrillard, onu gösterge ekonomi politiğin tapınaklarından biri olarak kabul eder. Sanat yapıtı müzayedesi, her şeyin eşdeğerlisi haline gelen paranın saf bir gösterge sayılabilecek tabloyla değiş tokuş edilmesinin en güzel örneğidir. (Baudrillard, 2009)

Stallabrass, İstanbul Bienali’nin, “Türk hükümetinin, üyeliğinin gerektirdiği seküler ve neoliberal standartlara güçlü uyum sağlandığı konusunda AB’ne güvence verme çabasının bir parçasıdır” demektedir. Türkiye’deki sanat piyasasının küresel piyasaya eklemlenmesi yeni bir gelişme değildir. İki büyük bankadan Yapı Kredi, Christi’s, Akbank ise Sotheby’s müze devleriyle işbirliğine girerek bu süreci hızlandırmış oldular. Aynı günlerde Forbes Dergisi’nin Ekim 2009’da yayınladığı “En pahallı 50 Türk Ressamı” listesi ise tümüyle piyasayı kızıştıracak bir hamleden ibarettir. Türkiye’de organize edilen müzayedelerin yıllık hacminin 100 milyon dolara ulaştığı düşünüldüğünde, bankaların sanat tarihini değiştirdiği günlerin kapıda olduğu daha rahat görülebilir. Durum böyle iken, entelektüeli, sanatçısı, iktidarı ve muktediri ile yurt insanının, sanat gündemini geçen yıl boyunca bir yıkım üzerinden tartışmak zorunda olması traji-komik bir gerçekliktir.


Ucube’ : Bir Yıkımın Anatomisi

Devlet Heykel Yıkar mı?

Ülkemizde devlet, sanat ve kültür alanındaki etkinliğini azaltarak, özel kuruluşların ve şirketlerin bu alanı ticari faaliyetlerinin bir parçası olarak kullanmasına aracılık etmektedir. Cumhuriyetin ilk yıllarında kurulan İstanbul Devlet Resim Heykel Müzesi yıllardır kapalı tutulurken; sayıları giderek artan özel müzelerin açılması bunu açıkça göstermektedir. Yine demokratik kitle örgütlerinin ve sanat birliklerinin yıllardır süren mücadelelerine rağmen İstanbul Taksim’deki Atatürk Kültür Merkezi’nin etkinliklere kapatılması ve yıkılma tehdidiyle anılması başka bir çarpıcı örnektir. Son yıllarda dinsel yaşam tarzını toplumun geneline dayatan bir siyasi iktidarın devleti yönetmeye başlamasıyla, sanata yönelik saldırıların sistemli hale geldiği görülmektedir. Sanat galerilerine yapılan baskınlar, sanat yapıtlarının imha edilmesi, sanatçılar üzerindeki baskıların artması, son zamanlarda giderek yoğunlaşmıştır. Mehmet Aksoy’un, bilmem ne ‘hazretlerinin’ alanını ‘kirlettiği’ gerekçe gösterilerek yıkılması için fetva verilen heykeli etrafında yükselen yaygara dikkat çekicidir. ‘Bir nasihat bin musibetten iyidir’ sözünü doğrularcasına, ülkemizde artık neredeyse bir müteahhitlik kurumuna dönüşmüş olan ‘anıt heykel’ inşa meselesini de böylelikle sorgulamak durumunda kaldık.

Geride bıraktığımız yıl, sanat-din karşıtlığında yaşanan tartışmalar bir kez daha gösterdi ki “ilerleme düşüncesi” ucuz bir yalan olup, bizde ve tüm dünyada büyüyen vahşet ve barbarlık tüm bu “iyileşme” iddialarını boşa çıkarmaktadır. Sanat, sanatçı ve sanat yapıtları son dönem hiç olmadığı kadar sistemli bir saldırı altına alınmıştır. Kendisine dinsel dünya görüşünü referans olarak alan muktedirler, bizzat hükümet başta olmak üzere, tüm siyasetçi zevat ve hatta bir takım sanatçıları da arkalarına alarak pervasız bir saldırıya geçtiler. Geçtiğimiz günlerde İçişleri Bakanı’nın sanatçıları ‘terörist’ olarak gördüğünü pervasızca dile getirmesi bu saldırıların giderek artacağının habercisi oldu.

Mehmet Aksoy’un İnsanlık Anıtı adlı heykelinin yıkımının yaşandığı günlerde Zaman gazetesinde yer alan yazılardan yola çıkarak bir sanat yıkım anatomisi üzerinde düşünceler geliştireceğiz. Bu gazete, büyük bir ‘toplumsal mühendislik’ çalışmasını omuzlayarak toplumun her kesimini bu linç olayına ortak etmeye çalıştı. Burada trajik olduğu kadar ironik olan şey, bütün bu saldırıların yıkımı devam eden bir anıt heykel üzerinden yapılmasıdır. Adı İnsanlık Anıtı olan ve 100 yıl önce bu topraklarda kardeşçe birlikte yaşıyorken emperyalizmim birbirine düşman ettiği iki halkı temsil eden bir heykelin yıkımına karşı ayağa kalkmayan halkı, sanki nazire yaparcasına 30 Nisan 2011 tarihli Zaman gazetesi manşetten “Cami ve tesettüre hakaret Türkiye’yi ayağa kaldırdı” diye galeyana getirebiliyordu. Bu kadar anlamlı ve büyük bir anıt heykelin ancak böylesi bir toz duman arasında rahatlıkla yıkılabileceğini onlar da çok iyi biliyorlardı. Dinci basının taktiği hep aynı; önce herhangi bir sanat etkinliği manşetlere taşınıyor ve ardından linç kampanyası başlatılıyor. Bunun son örneği İzmir’de yaşandı; Ocak ayının ilk haftasında İzmir Fotoğraf Sanatı Derneğinin İzmir Sanat Merkezi’nde açtıkları Aykırı adlı sergi aynı basın tarafından “dini değerlere hakaret içeren fotoğraf sergisi Türkiye’yi ayağa kaldırdı” şeklinde haber yapılarak önce sansürün işlemesini daha sonra da serginin kapanmasını sağladı.




Zaman Gazetesi, 30 Nisan 2011, Baş sayfa manşeti Zaman Gazetesi, 1 Mayıs 2011, Baş sayfa manşeti


Anıt heykelin üstüne çullanarak insanlığı parça parça katledenler, bu büyük vahşete karşı cılız bir dayanışmayı ifade eden ve Eskişehir’de açılan Ucube-Ebucu adlı sergiye tahammülsüzlüklerini göstermekte gecikmediler. Sergide yer alan onlarca sanat yapıtı içerisinden ikisini seçerek, “cami ve tesettüre hakaret” zanlısı olarak hedefe koydular. Oldukça sığ ve akıllara zarar bir ‘sanat yapıtı okuma’ girişiminden sonra resimlerden birindeki “caminin ucubeye benzetildiği”; diğerinde ise “tesettürlü kadının ağzının iç çamaşırıyla kapatıldığını” söyleyerek milyonları sergiyi tel’ine (kınamaya) çağırdılar. Sanatçısı, her ne kadar “çalışmamı dini siyasete alet edenlere bir eleştiri olarak yaptım; resmimdeki cami hedef değil temsildir” diye açıklama yapmış olsa da, birileri çoktan linç kampanyasını başlatmıştı. Zaman gazetesi, halkı sanata karşı galeyana davet ediyor ve sergi mekânı sahibi olan CHP’li belediyeyi anında hizaya getiriyordu. Saldırı cephesinden yükselen veryansın çığlıklar ve devamında etkisi altına aldığı yardakçılarıyla devasa bir koroya dönüşen; sanata küfürde sınır tanımayan tepkileri bugün ve geleceğe ibret olması için burada tekrar anımsamakta büyük yarar vardır.

Sergi açılışını yapan CHP’li Belediye Başkanı; ‘resimleri görmediğini, isterlerse sansür desinler, bundan sonra sergileri muhakkak denetimden geçireceğini, o resimleri yapanları da kınadığını’ söyleyerek, pişmanlığını açıklıyordu. Sergi açılışında bulunan CHP’li Ercan Karakaş ise; “sanat özgürlüğü dini değerlere hakaret içerecek kadar geniş değildir, çok yanlış bir olay” diyerek kendi çapında sanat dersi veriyordu! Nicedir asayişten sorumlu BBP, Belediye ve sanatçılar hakkında suç duyurusunda bulunurken; kentteki tamı tamına ‘88 STK’ sergiye karşı ortak basın açıklaması yapıyordu. Cumhuriyet’in savcıları ‘suç duyurusunu’ görev addedip jet hızıyla sanatçılar hakkında soruşturma açıyorlardı.

Ucube-Ebucu adlı bu dayanışma girişimi, “cami ve tesettüre hakaret” zannıyla “utanç sergisi” adıyla lanetlenerek; “sanat ve sanatçılar yaşadıkları toplumun değerlerine saygı duymaya” çağrılıyorlardı. Tesadüfe bakınız ki aynı günlerde anıt heykelin yıkım darbelerinin yankılandığı Kars’ta, ‘yatılı kız Kur’an kursunun temel atma töreni’ için bulunan Diyanet İşleri Başkanı; “çok üzüldüğümü ifade ediyorum, ondan öte bir kelime kullanmayayım” diyordu. Eskişehir Diyanet Sendikası Başkanı ise; “bu kişilerin sanat adına akıllarına gelen her şeyi ellerine fırçayı alıp boyamaları doğru değildir” diyerek sanatçılara hadlerini bildiriyordu.

Zaman gazetesine bakılırsa ‘yurdun hemen tüm bölgelerinden çığ gibi yükselen bu tepkiler’ içinde en çarpıcı demeç beklendiği üzere Yozgat’tan geldi: Baro Başkanı; “bir dönem ezanın Türkçe okunmasını sağlayan zihniyet ile bugün camileri ucubeye benzeten zihniyetin aynı olduğu” tespitini yapıyordu. Hukukçu şahıs, sanat yapıtını yeni bir okumaya tabi tutuyor ve resimdeki cami çağrışımından hareketle ezana giderek oradan da sanata en sersemletici tokadı patlatıveriyordu!

Sanata saldırının koçbaşlığını yapan Zaman gazetesi öylesine bir seferberliğe girişmişti ki, görüşlerine başvurdukları arasında ‘Güneydoğu Sosyal ve Ekonomik Kalkınma Federasyonu’ Başkanı bile vardı. Varlığından bu vesileyle haberdar olduğumuz kurum başkanı, federasyonunun ismindeki “kalkınmacı” ruhla; “bazı zihniyetlerin gelişen, hızla çağdaşlaşan Türkiye’nin tam aksine çağdışı kaldıklarını” söyleyerek, Türkiye’nin geri kalmışlığının vebalini sanat ve sanatçıların sırtına yükleyerek, imzasını en yüksek yere atmayı başarıyordu. Saldırının ‘köşe yazarları’ cephesinden birileri ise anıt heykelin sanatçısının özgeçmişine bile bakmadan; “Mehmet Aksoy, başbakana teşekkür etmeli, çünkü bu sayede tanındı” diyebilme cesaretini gösterebiliyorlardı.

Bunca ‘tepki’ arasında en sefil ve çapsız olanının yine sanatçılardan –iki ressamdan– geleceği kuşkusuz sürpriz sayılmamalıydı. Kendisi yıllardır “gönülde olanı çizmek” olarak açıklaya geldiği ve tasavvufa(?) dayandırdığı resim tavrıyla Abdullah Gül’ün gönlünde bir yer bulup ilgisine mazhar olan ve “Cumhurbaşkanlığı Kültür ve Sanat Büyük Ödülü” alan Ergin İnan; “dini duygularla oynayarak sanat yapmak hoş değil” diyordu. Kendisinin bir yaşam boyu tam da bunu yani “dini duygularla” resim yaptığını hemencecik unutuveriyordu. Hızını alamayarak, “sanatın durması gereken bir nokta olması gerektiğini” ekleyerek, Anadolu tasavvuf felsefesindeki hoşgörüyü atlıyor ve sanata okkalı bir rövaşata sallıyordu.

Benzer şekilde, Anadolu tasavvuf düşüncesi ve Şamanizm’den referanslarla resim çalışmaları ve projeler gerçekleştiren Hüsamettin Koçan ise; “toplumun kutsalları üstünden muhalefetin sanata yakışmadığını” söylerken sanatın kutsallığını ayaklar altına alabiliyor, “söz konusu yapıtların kışkırtma anlamına geldiğini” söyleyebilecek kadar ileri, daha doğrusu geri gidebiliyordu! “Heykel de yıkmayalım, kutsallarımıza da saldırmayalım” diyen Koçan, elma ile armudu toplamaya kalkışıyor ve çok fena bir şekilde oyuna getiriliyordu. Bu son darbeyle Mehmet Aksoy’un anıt heykelinin yıkım gürültüsü ta Bayburt’un Baksı Köyü’nde Koçan’ın kurduğu sanat müzesinden duyulabilir hale geliyordu. Böylece Zaman gazetesi, mikrofonu tuttuğu ressam tayfasından ummadığı bir destek bulmanın verdiği coşkuyla “utanç sergisi”ne ayırdığı sütunların sayısını sekize çıkarıyordu.




Zaman Gazetesi, 30 Nisan 2011, İç sayfa, 8 sütun. Zaman Gazetesi, Köşe Yazısı


Yeryüzü Büyücüleri: Sendikalı Sanatçılar

Sanat Örgütlenebilir mi?

Sanata yönelik pervasız saldırıların tümü İnsanlık Anıtı’nı parçalayan elmas uçlu kesicilerin korkunç gürültüsü eşliğinde yapıldı. Cehalet, bir kez daha bu toplumdan intikamını alırken; yıkımın sağır edici sesine, buna karşı çıkan cılız seslerin boğulması eşlik etti. Mesaj netti: Sanat, Düş ve Yaratıya izin yok..! Sanat, bir kez daha en büyük kazığı kendi maskesini takanlardan yemişti. Jean Baudrillard’ın ruhu şad olsun! Boşuna, “sanat, kendi kendisinin yokluğuyla oynuyor” dememişti. Alman filozof ve ahlakçı Ludwig Feuerbach, 2004 yılında dilimizde yayınlanan Hıristiyanlığın Özü adlı yapıtında; “Dinin tersine sanat, yapıtlarının gerçeklik sayılmasını istemez. O, gerçek dünyanın yaratımsal bir tasarımın vermeye özenir; oysa ‘dünyanın çarpıtılmış tasarımı’ olan dinsel düşlem, gerçekliğin kendisiyle özdeşleşmek ister.” Buna göre sanat ve din kendi aralarında ve büyük bir ölçüde, bilim ve din kadar birbirlerine karşıt konumdadırlar.

Siyasallaşan dinin, gelinen noktada en belirgin karşıtı olan sanata savaş açacağı belliydi. Din kisveli söylem, kendisini toplumun hemen her kesiminde görülen bir temsil ile ifade etmiş ve sanatı lanetlemişken, bu temsilde sanat suskundu. Palazlandıkça daha da ‘görünür’ olan ve yıllardır çağdışı nitelemesiyle maruz kaldığı baskıdan kurtulan dinsel söylem, bu kez karşıtı olan sanatı ‘çağdışı’ diye niteleyerek öç almakta ve aleni bir şekilde onun yerine gözünü dikmektedir. Evet, dinsel alan giderek sanatın yaşam sınırlarını daha çok ihlal ederek ondan boşalan alanlara hızla nüfuz etmektedir. Yıllardır kapalı kalan Taksim’deki AKM’de oynanmayan ve dinlenmeyen her tiyatro, senfoni, opera, bale, temsilinin yerine –Anadolu’nun herhangi bir kentinde– ikame edilen dinsel içerikli bir program mutlaka vardır. “Çatısı akıyor!” diye 8 yıldır kapalı tutulan İstanbul Resim ve Heykel Müzesi’nde çürümeye terk edilen her bir resim ve heykel yerine, soluk aldığımız çevrede, siyasallaşan dinin koyduğu bir görüntü-ikon mutlaka vardır.

Diyanet İşleri Başkanlığı’nın 2011 yılını “merhamet yılı” ilan etmesi üzerine, yurdun bir bölgesindeki bir yerel temsilci; “daha dün haberlerde gördünüz, adam (Bedri Baykam’ı kastediyor) bıçaklanıyor, yardım edin diye haykırıyor ancak merhamet duygusundan yoksun insanlar oralı bile olmuyor!” diyerek insanları merhamete davet ediyordu. Sanat ve sanatçılar ise muktedirlerden merhamet dilenemeyeceğini çoktan öğrenmiş oldular. İnsanlık Anıtı yıkım darbelerinin arasında, betondan bir heykel imgesi olduğunu anımsatarak ve bize dönerek; “ben yapamam ama siz harekete geçebilirsiniz!” dedi ama bu çağrı en aydın ve demokrat geçinen çevrelerde bile yankı bulamadı.

Oysa dünya mücadele tarihi bize, birlik, dayanışma ve örgütlülüğün saldırıları geriletmek ve püskürtmek konusunda daima etkili olduğunu göstermiştir. Sanatçı ve düşün insanlarının kitlesel olarak sendikalı olduğu ülkelerden vereceğimiz birkaç küçük örnek bile bunu doğrulamaya yeter. “Suriye Sanatçılar Sendikası” üyeleri, Kasım 2009 tarihinde Gazze’ye bir ziyaret yaparak, Filistin halkıyla dayanışmada bulundular. Sanatçılar, İsrail ablukasını kırmak amacıyla yeraltı tünelleri inşa eden direnişçi Filistin halkının sarsılmaz iradesini anlatan El-Şiyata adlı bir tiyatro oyunu izlediler. Kıbrıs’taki barışa katkıda bulunmak amacıyla bir araya gelen Kıbrıslı Rum ve Kıbrıslı Türk sanatçılar, Aralık 2003’de Yunanistan ve Türkiye’de bir dizi sanat etkinliği yapma kararı aldılar. 1961 yılında kurulan Küba Ulusal Yazarlar ve Sendikası’nın 2008 yılında yapılan 7. Kongresine katılan ve kapanış oturumunda konuşan Küba Kültür Bakanı Abel Prieto, “yanlış bir model olan kapitalist postmodernizme meydan okumak için insanlarda, özellikle de gençlerde sağlam kültürel referanslar yaratılması gerektiğini” söyledi. Uluslararası Plastik Sanatlar Derneği’nin yönetici ve üyeleri Şubat 2010’da İstanbul’da direnişte bulunan Tekel işçilerine destek için yapılan yürüyüşe katıldılar. “Mısır Sanatçılar Sendikası”, Kasım 2010’da, ‘siyonist rejim ile ilişkilerin normalleşmesi yönündeki çabaları’ nedeniyle Abu Dhabi Film Festivali’ni boykot etti. Amerika’nın en büyük Aktör Sendikası (SAG), Ocak 2008’de ekonomik taleplerle genel greve gidilmesi yönünde karar aldı. Türkiye’de Eylül 2011 tarihinde, “Sahne, Perde, Ekran, Mikrofon Oyuncuları Sendikası” 400’ü aşkın üyesi ile “başrol artık dayanışmanın” çağrısıyla ilk genel kurulunu gerçekleştirdi. Bu örneklerin gösterdiği gibi, birçok ülkenin sanatçıları politik ve ekonomik taleplerle bir araya gelmekte, sendikalaşmakta ve eylemler gerçekleştirmektedirler.


Sonuç

Sanatın piyasa koşullarına terk edilmesi, özelleştirilmesi, müze ve galerilerin, kitleleri sanat ve kültürün birer müşterisi haline getirme çabaları karşısında, ticari olmayan, bağımsız etkinliklere ve sanat hareketlerine olan ihtiyaç giderek büyümektedir. Kitlelerin sanat ve kültürün doğal birer izleyicisi haline getirilmelerinin önündeki tüm engellerin kaldırılması, sanatın özgürce paylaşıldığı projelerin oluşturulması sanatçı ve sanat birliklerinin görevi olmalıdır. Sanat ve kültür alanındaki gelişmelerin ekonomik-politik karakterinin göz önünde bulundurularak, aynı perspektifle karşı politikaların geliştirilmesi sağlanmalıdır. Birbirlerinden kopuk hareket eden tüm sanat ve kültür birliklerinin, derneklerin ve demokratik kitle örgütlerinin bir sendika çatısı altında toplanması ve uluslar arası bir karşı duruş olanağının gerçeğe dönüştürülmesi yaşamsal önemdedir.


KAYNAKLAR

J. Baudrillard (2010), Sanat Komplosu, Çevirenler: Elçin Gen-Işık Ergüden, İstanbul, İletişim Yayınları.

J. Baudrillard (2009), Gösterge Ekonomi Politiği Hakkında Bir Eleştiri, Çeviri: Oğuz Adanır- Ali Bilgin, İstanbul, Boğaziçi Üniversitesi Yayınları.

L. Feuerbach (2004), Hıristiyanlığın Özü, çeviren: Devrim Bulut, İstanbul, Öteki Yayınevi.

W. F. Haug (1997), Meta Estetiğinin Eleştirisi/Kapitalist Toplumda Görüntü, Cinsellik ve Reklam, Çeviren: Ayşe Gül, İstanbul, Spartaküs Yayınları.

J. Stallabrass (2009), Sanat A.Ş. Çağdaş Sanat ve Bianeller, çeviren: Esin Soğancılar, İstanbul, İletişim Yayınları.

D. Thompson (2011), Sanat Mezat, Çağdaş Sanatın ve Müzayede Evlerinin Tuhaf Ekonomisi, çeviren: Renan Akman, İstanbul, İletişim Yayınları.


Not: Gazi Üniversitesi Sanat ve Tasarım Fakültesi’nin 17-21 Ekim 2011 tarihleri arasında düzenlediği I. Uluslar arası Sanat Sempozyumu ‘Bilim Kurulu’ tarafından sunulmasına izin verilmeyen bu yazı aynı başlık ve içerikle;

  • rh+ artmagazine’in Şubat 2012, 87. sayısı

  • Evrensel Kültür Dergisi’nin Şubat 2012, 242. sayısında yayınlandı.







Add document to your blog or website

Similar:

Bankalar Sanat Tarihi Yazabilir mi? iconSanatın tanımı ve işlevi, temel sanat eğitimi, sanat eğitimi tarihi, çağdaş eğitimde sanat eğitiminin yeri ve önemi, bir sanat eserini tanıyabilme ve

Bankalar Sanat Tarihi Yazabilir mi? iconBu ders ile öğrenciye, Sanat Tarihi Dönemleri, Batı Sanatı Tarihi, Çağdaş Sanat Akımlarını inceleyerek dönemlere ait eserleri ikonografik ve plastik

Bankalar Sanat Tarihi Yazabilir mi? icon11. 05. 2009 tarihi saat 11: 00’ da İ.Ü. Edebiyat Fakültesi Eskiçağ dilleri, Sanat Tarihi, Akeoloji ve Tarih Bölümü öğretim üyeleri ve öğrencilerinin katılacağı ve

Bankalar Sanat Tarihi Yazabilir mi? iconFelsefenin doğrudan doğruya, sanat, sanat eseri, sanat objesi, sanat eseri sanatçı bağlantısı vb gibi problemlerle uğraşan bunlara yeni bir yorum getiren

Bankalar Sanat Tarihi Yazabilir mi? iconMÜLGA 3182 SAYILI BANKALAR KANUNU’NUN 64. VE 65. MADDELERİ KAPSAMINDA FON’A DEVREDİLEN BANKALAR

Bankalar Sanat Tarihi Yazabilir mi? iconSanat, sanatçı, sanat kuramları, sanat teorileri ve sanatı inceleyen alanları değerlendirir

Bankalar Sanat Tarihi Yazabilir mi? iconSANAT TARİHİ PROGRAMI

Bankalar Sanat Tarihi Yazabilir mi? iconSANAT TARİHİ / EDEBİYAT

Bankalar Sanat Tarihi Yazabilir mi? iconGenel Sanat Tarihi I

Bankalar Sanat Tarihi Yazabilir mi? iconArkeoloji ve Sanat Tarihi Bölümü

Sitenizde bu düğmeye yerleştirin:
Belgeleme


The database is protected by copyright ©okulsel.net 2012
mesaj göndermek
Belgeleme
Main page