İnceleme-araştırma konusu ile ilgili olarak kendileriyle mülakat yapılanlardan: 1




Indir 0.56 Mb.
Titleİnceleme-araştırma konusu ile ilgili olarak kendileriyle mülakat yapılanlardan: 1
Page7/14
Date conversion20.12.2012
Size0.56 Mb.
TypeBelgeleme
Sourcehttp://www.mulkiyeteftis.gov.tr/ortak_icerik/mulkiyeteftis/Maddi Ceza Hukuku ile Ceza Yargılama
1   2   3   4   5   6   7   8   9   10   ...   14

3.4. Kanunu Bilmemek Mazeret Sayılmaz İlkesi:


Ceza hukukunun en bilinen ilkelerinden biri de “kanunu bilmemek mazeret sayılmaz” (Ignoratia Juris Non Execusat) ilkesidir. TCK’nın “kanunun bağlayıcılığı” başlıklı m. 4’e göre, “Ceza kanunlarını bilmemek mazeret sayılmaz”. Kanunu bilmemek mazeret sayılmaz kuralı, toplum halinde yaşamanın bir gereğidir. Dolayısıyla istisnalar dışında, ceza kanunlarının koruduğu değerleri bilmemek mazeret sayılmamaktadır.

Öncelikli olarak, maddede geçen, “ceza kanunları” kavramını, “suç tanımlamalarında bulunan yani cezalandırma hükmü içeren her türlü kanunları” olarak anlamak gerekir. Bu hükmün istisnası, hukuki hatanın varlığıdır. TCK m. 30/4’e göre, “işlediği fiilin haksızlık oluşturduğu hususunda kaçınılmaz bir hataya düşen kişi, cezalandırılmaz”. Kusurluluğu etkileyen hata hallerinden olan “hukuki hata (yasak hatası) “TCK m. 30/4. maddesinde Alman Ceza Kanunu madde 17’de benzer bir şekilde düzenlenmiştir.

Kanunu bilmemek mazeret sayılmaz ilkesi, Disiplin hukukunda da geçerlidir. Memurun usulüne uygun olarak yürürlüğe girmiş mevzuatta yer alan hak ve yükümlülükleri bildiği varsayılır. Disipline ilişkin olsun veya olmasın kanun ve tüzüklerin Resmi Gazete’de yayımlanması Anayasa gereğidir. Disiplin hükümleri getiren yönetmeliklerin Resmi Gazete’de yayımlanmaları ise 3011 sayılı “Resmi Gazete’de Yayımlanacak Olan Yönetmelikler Hakkında Kanun”un 1/b.maddesi gereğidir.

Örneğin Danıştay 8.Dairesinin 10.11.1998 tarihli ve K.N:1998/3623, E.N:1996/866 sayılı kararı; Resmi Gazetede yayımlanmayan yönetmeliğin hukuken geçerli olmayacağı” hakkındadır. Kararda; “…Yukarıda anılan yasal düzenlemeler uyarınca, ülke geneline yayılmış olan İçişleri Bakanlığı Personelini ilgilendiren, İçişleri Bakanlığı Disiplin Kurulları ve Disiplin Amirleri Yönetmeliğinin Resmi Gazetede yayımlanmamış olması nedeniyle hukuken geçerli olmadığı anlaşıldığından, hukuken geçerli sayılmayan, uygulanamayacak olan bu Yönetmeliğin iptaline ilişkin istemin incelenmeksizin reddi gerekmektedir…” denilmiştir.

Danıştay içtihatları, Resmi Gazete’de yayımlanmayan bir yönetmelik esas alınarak disiplin cezası verilemeyeceği yönündedir.

Danıştay 10.Dairesinin 4.5.1988 tarihli ve K.N:1988/806, E.N:1986/1113 sayılı kararı; Resmi Gazetede yayımlanmaması nedeniyle yürürlüğe girmemiş olan personel yönetmeliği dayanak alınarak disiplin cezası verilemeyeceği” hakkında olup, kararda özetle şöyle denilmiştir; “…Öte yandan davalı idarece davacıya kınama cezası verilirken dayanak alınan TRT Personel Yönetmeliği, Resmi Gazetede yayınlanmamıştır. Oysa Anayasanın 124.maddesi uyarınca çıkarılan, 1.6.1984 tarihinde yürürlüğe giren 3011 sayılı Resmi Gazetede yayımlanacak olan Yönetmelikler Hakkında Kanunun 1.maddesi b bendinde, kamu personeline ait genel hükümleri kapsayan yönetmeliklerin Resmi Gazetede yayınlanması gerektiği hükme bağlanmıştır. Yasal zorunluluğa rağmen Resmi Gazetede yayınlanmayan anılan TRT Personel Yönetmeliğinin yürürlüğe girdiğini kabule olanak bulunmamaktadır. Bu durumda Resmi Gazetede yayımlanmaması nedeniyle geçerli olduğunu kabule olanak bulunmayan Personel Yönetmeliği dayanak alınarak davacıya kınama cezası verilmesinde hukuka uyarlık görülmemektedir…” denilmiştir.

Sonuç olarak ifade etmek gerekirse, disiplin cezası içeren tüm mevzuat Resmi Gazete’de yayımlanmak zorundadır. 3011 sayılı Yasanın 2.maddesinin amir hükmü ve Danıştay kararları bu doğrultudadır. İlgililere, Resmi Gazete yoluyla duyurulan disiplin cezalarını bilmemek mazeret sayılmamaktadır. Dolayısıyla ceza hukukunun en eski ve belli başlı ilkelerinden olan kanunun bilmemek mazeret sayılmaz ilkesinin disiplin hukukunda da geçerli olacağı, ancak disiplin hükümleri getiren yönetmeliklerin muhakkak Resmi Gazete’de yayımlanması gerektiği, Resmi Gazete’de yayımlanmayan bir yönetmelik esas alınarak disiplin cezası verilemeyeceği söylenebilir.


3.5. Ceza Sorumluluğunun Şahsiliği İlkesi:


Çağdaş ceza ve ceza muhakemesi hukukunda herkesin ancak kendi fiilinden sorumlu olduğu kabul edilir. Anayasamızın 38.maddesinde; “…Ceza sorumluluğu şahsidir…”, kuralı getirilmiştir. Bu husus yeni TCK’nın “Ceza Sorumluluğunun Şahsiliği” başlıklı 20. maddesinde de; “Ceza sorumluluğu şahsidir. Kimse başkasının fiilinden dolayı sorumlu tutulamaz.” Şeklinde ifadesini bulmuştur.

Ceza hukukunda çok önemli bir yer tutan söz konusu ilkenin Danıştay kararlarında da sıkça kullanıldığı görülmektedir. Örneğin Danıştay 7.Dairesinin 27.04.1988 tarihli ve K.N:1988/1222, E.N:1987/980 sayılı kararı; “Kanuni iznini kullanan notere vekâlet eden vekilce yapılan incelemeler nedeniyle noter adına cezalı tarhiyat yapılamayacağı” , hakkında olup, kararda açıkça “suçun şahsiliği” ilkesine atıfta bulunulmaktadır; “…vekaletin asile ait tüm hak yetki ve sorunlulukları vekile intikal ettirdiği hususu hukukunun genel prensiplerinden bulunduğu, ayrıca suçun şahsiliği görüşü de nazara alındığında, ihtilaf konusu olayda noterlik sıfatını bütün hak ve yetkileriyle taşıyan ve bu sıfatla yaptığı işleme ait vergi resim ve harçları ilgili vergi dairesine beyan etmemekten başkatibin sorumlu tutulması yukarıda yapılan açıklamalar gereği olduğu…”

Yine Danıştay 4. Dairesinin 22.09.1994 tarihli ve K.N:1994/4370, E.N:1994/4414 sayılı kararında; “…Böylece Anayasa'nın 38.maddesinde ifadesini bulan "cezaların şahsiliği" ilkesinin doğal sonucu olarak, genel ceza hukukunda ölümle ceza sorumluluğunun kalkacağı kuralı, vergi cezaları yönünden de kabul edilmiş olmaktadır…” , denilmiştir.

Cezaların şahsiliği ilkesinin disiplin hukukunda da uygulandığı incelenmiştir. Danıştay 12. Dairesinin 11.2.2008 tarihli ve E.N:2007/5337 ve K.N:2008/722 sayılı kararında “cezaların şahsiliği” ilkesi tanımlanmıştır; “…Anayasanın 38. maddesinde cezaların (ve suçların) şahsi olacağı hüküm altına alınmıştır. Cezaların ve suçların şahsiliği ilkesi herkesin kendi fiilinden sorumlu olması, cezanın yalnız suç işleyenlerle iştirak edenlere verilmesi, suça katkısı olmayanlara ceza sorumluluğu yöneltilmemesidir. Bir diğer ifade ile cezanın ve suçun şahsileştirilmesini ve hangi fiilin kim tarafından işlendiğinin bilinmesi ve sorumluluğun belirginleşmesini zorunlu kılmaktadır. Aksine bir durum savunma hakkını kısıtlayacağı gibi sağlıklı yargılama yapılmasına da engel olacaktır. …Uyuşmazlıkta; davacının disiplin cezasının dayanağı olarak gösterilen hangi eylemlerden sorumlu olduğu, davacının sorumlu tutulduğu eylemlerin 657 sayılı Yasada belirtilen hangi disiplin suçu kapsamında olduğu soruşturmacı tarafından net bir şekilde ortaya konulmadan ceza teklifinde bulunulmasında ve bu teklif doğrultusunda ceza verilmesinde hukuka uyarlık bulunmamaktadır. İdare tarafından yukarıda belirtilen şekilde işlem tesis edilmesi aynı zamanda davacının işlediği iddia edilen eylemler karşılığında haklılığını ortaya koyabilecek, disiplin suçunu işlemediğini kanıtlayacak deliller ortaya koymasını yani savunma yapmasını imkânsız hale getirdiği gibi disiplin cezasının hukuka uygunluk denetimini yerine getirecek yargı yerinin hakkaniyete uygun bir yargılama yapma imkânını da ortadan kaldırmaktadır…”, denilmiştir.

Danıştay 12. Dairesinin 29.3.2007 tarihli ve E.N:2004/1869 ve K.N:2007/1517 sayılı kararında adı belirtilmese de yine “ceza sorumluluğunun şahsiliği” ilkesi uygulanmıştır; “…Uyuşmazlığın bir günlük aylık kesimi cezasına ilişkin kısmına gelince, olayda, davacının eşinin lojmanda bulunan komşusuyla sık sık kavga ettiği ve tartışmalar yaşandığı soruşturma raporundan anlaşılmakla, davacının bu duruma tepkisiz kaldığı ve eşinin hareketlerini kontrol altında tutamadığı gerekçesiyle dava konusu bir günlük aylık kesimi cezasının verildiği görülmektedir. Bu durumda, dosya içeriği ve soruşturma raporunda davacının kavga ve tartışma olaylarına müdahil olduğu ve bizzat katıldığı yönünde herhangi bir tesbite yer verilmemiş olması karşısında eşine isnat edilen fiiller nedeniyle ve eşinin hareketlerini kontrol edemediği gerekçesiyle tesis edilen işlemde ve davanın reddi yolunda verilen İdare Mahkemesi kararında hukuki isabet bulunmamaktadır. Ayrıca, davacının eşine isnat edilen fiillerin sübutu halinde ancak lojmanlarda uygulanacak esaslara ilişkin mevzuat hükümleri çerçevesinde işlem yapılabileceği de açıktır…”, denilerek, memurun eşine isnat edilen fiillerden dolayı sorumlu tutulamayacağına karar verilmiştir.

Dolayısıyla ceza ve ceza muhakemesi hukukunun asli ilkelerinden olan “ceza sorumluluğunun şahsiliği” ilkesinin disiplin hukukunda da geçerli olduğu ve yaygın olarak uygulandığı sonucuna varılmıştır.


3.6. Adil Yargılama Hakkı (Dürüst İşlem) ve Silahların Eşitliği İlkesi:


Dürüst işlem veya adil yargılama ilkesinden maksat, ceza muhakemesi işlemlerinin kandırma, yanıltma veya zorlama gibi irade serbestîsini engelleyen veya savunmayı kısıtlayan yollara sapılmaksızın, hukuk devleti ilkesine uygun olarak, önceden kanunla öngörülmüş bulunan esaslar çerçevesinde yapılmasıdır. Bir hukuk devletinde bu esasların, asgari olarak nelerden ibaret bulunduğu AİHS’nin 6.maddesi ve MvSHS’nin 14/1. vd. maddesinde gösterilmiştir.

AİHS’in 6.maddesi, “adil yargılama hakkı” başlığını taşımaktadır. AİHS’in 6.maddesinin 1.fıkrası, hem medeni, hem de cezai nitelikteki uyuşmazlıklar bakımından adil yargılanma hakkını tanımaktadır.2 Sözleşmenin 6.maddenin (2)3 ve (3) fıkraları ise, yalnız cezai yargılama konusunda bazı ilkeler getirmekte ve sanığın yargılama sürecinde sahip olduğu hakları belirtmektedir. Adil yargılama hakkının somut yansımaları AİHS’nin 6/3.fıkrasında gösterilmiştir.4

AİHM, Sözleşmenin 6.maddesini geniş yorumlama eğilimindedir. Mahkemeye göre, demokratik bir toplumda adaletin demokratik yönetimi hakkı öylesine öncelikli bir yer tutmaktadır ki, 6.maddenin 1. fıkrasının dar yorumu 6.maddenin amacına uygun düşmez. Mahkeme, Sözleşmenin 6.maddesinin amacını, AİHS’nin başlangıç bölümünde geçen, “hukukun üstünlüğü” kavramı ışığında yorumlayarak, 6. madde de açıkça belirtilmeyen bazı ilkelerin de, bu maddenin zımni unsurları olduğu sonucuna varmıştır. Örneğin, “mahkemeye başvuru hakkı/dava hakkı”, 6.maddede açıkça belirtilmemesine karşın, AİHM bu hakkın 6.maddesinin 1.fıkrasının kurucu bir unsurunu oluşturduğu görüşündedir. Aynı biçimde 6.madde de açıkça belirtilmeyen “silahların eşitliği”, “çekişmeli yargılama” gibi ilkeler de AİHM tarafından “adil yargılama” (fair hearing) kavramının unsurlarından kabul edilerek uygulanmaktadır.

AİHM, AİHS’nin 6.maddesi ile garanti altına alınan adil yargılama ilkesi ile bağlantılı birçok karar vermiştir. Mahkeme, Fransa’ya karşı T. T. Pham Hoang kararında, sözleşme sisteminde sanığın zorunlu müdafilikten yararlanma hakkının adil bir yargılama kavramının bir görünümü olduğunu vurgulamıştır. AİHS’nin 6/3-c maddesine göre bunun için iki koşul öngörülmüştür. Bunlardan ilki, “müdafi ücretini ödeme konusunda gerekli olanağın bulunmaması”dır. İkinci koşul, “adaletin selametinin bunu gerekli kılması”dır. AİHM, böylesine karmaşık sorunlara uygun argüman ileri sürmek ve bunu ifade edebilmek için mutlaka zorunlu olan hukuk eğitiminin başvurucuda bulunmamasını “adaletin selameti için” zorunlu müdafiliği gerekli kıldığı sonucuna ulaşmıştır. AİHS’nin 6/1.maddesinde öngörülen adil yargılama kuralına aykırılık, Türkiye açısından özellikle bağımsız ve tarafsız bir hâkim önünde yargılanma ve makul süre içinde yargılanma hakkı bakımından gündeme gelmiştir.

Anayasanın “Hak arama hürriyeti” başlıklı 36.maddesine, 3/10/2001 tarih ve 4709 sayılı Kanunun 14 üncü maddesiyle “savunma” ibaresinden sonra gelmek üzere “ile adil yargılanma” ibaresi eklenmiştir. Böylece madde; “Madde 36 – Herkes, meşru vasıta ve yollardan faydalanmak suretiyle yargı mercileri önünde davacı veya davalı olarak iddia ve savunma ile adil yargılanma hakkına sahiptir.” Şeklini almıştır. Bu suretle adil yargılanma hakkı anayasal güvence altına alınmıştır.

Söz konusu ilke Anayasada yer aldığı için ve Anayasanın 11.maddesine göre, tüm kurum ve kişileri bağladığından, bundan böyle disiplin soruşturmaları dâhil tüm soruşturma ve kovuşturmalarda söz konusu ilkeye uygun hareket edilecektir. Ayrıca TCK’da (madde:288) adil yargılamayı etkilemeye teşebbüs suçuna yer verilmek suretiyle bu ilkeye aykırılık ceza tehdidi altına alınmıştır.

Dürüst işlem veya adil yargılama ilkesi ile iç içe geçmiş bir başka bir ilke de “silahların eşitliği ilkesi”dir (equality of arms). AİHM, adil yargılamanın en önemli gereklerinden biri olarak silahların eşitliği ilkesini kabul etmektedir. Yukarıda da belirtildiği üzere bu ilke, AİHM’nin AİHS’in 6.maddesindeki adil yargılama hakkını geniş yorumlamasından kaynaklanmaktadır. Silahların eşitliği, mahkeme önünde sahip olunan hak ve yükümlülükler bakımından davanın tarafları arasında tam bir eşitliğin gözetilmesi ve bu eşitliğin yargılama süreci boyunca korunması, başka bir değişle mücadelenin eşit silahlarla yapılması demektir. Silahların eşitliği ilkesi ile adil yargılama kavramının bir başka unsuru olan “çekişmeli (adversarial) yargılama ilkesi” arasında da yakın bir ilişki vardır. Çekişmeli yargılama, toplanan deliller ve sunulan mütalaalar hakkında davanın taraflarına bilgi verilmesini ve bunlar hakkında taraflara görüş bildirme olanağının tanınmasıdır. Bu ilkenin ihlali, davanın tarafları arasındaki dengenin bozulmasıyla ilgili olduğu ölçüde, silahların eşitliği ilkesini de ihlal etmektedir.

İddia ve savunma makamları arasında, iddia ve savunma faaliyetlerinin gereği gibi yapılmasına engel olacak ayrımlar yapılması; örneğin iddia ve savunma makamının kayırılması, Batılı ülkelerde “silah eşitliği” olarak anılan ve fakat bizim “dürüst işlem ilkesi” içinde ele aldığımız ilkeye açık bir aykırılık teşkil eder. Burada kastedilen silah eşitliği ülkemizin de dâhil bulunduğu Kıta Avrupası hukuk sistemine göre, henüz iddia ve savunma makamlarının her bakımdan eşit olması demek değildir. Bugün silah eşitliği denilince akla gelen, savunma makamının bir hukuk devletinde kendisine tanınmış bulunan hakları gerçekten kullanabilmesidir.

AİHM, Türkiye’ye karşı verdiği bir kararında (Başvuru No:46221/99, KT:12.03.2003) sanığın ve avukatlarının dava dosyasındaki belgelere ulaşmalarına izin verilmemesinin 6.maddedeki savunma hakkını ihlal ettiği sonucuna ulaşırken, “silahların eşitliği” ile “çelişmeli yargılama ilkesi”ni dikkate almıştır.

AİHS çerçevesinde adil yargıma hakkı ile ilgili önemli bir sorun, bu hakkın uygulama alanı bakımından ortaya çıkmaktadır. Özellikle disiplin cezaları ile ilgili olarak AİHM’ne başvurulabilecek midir? Eğit-Sen Diyarbakır Şubesi üyelerinin Türkiye’ye karşı yaptığı başvuruda, başvuruculardan biri olan Y.Z., 1993 yılında kendisine Diyarbakır Valisi tarafından verilen cezanın “bağımsız ve tarafsız” bir yargılama sonucunda verilmemiş olmasının 6.maddeye aykırılığını şikayet etmiştir. Başvurunun kabul edilebilirliğini inceleyen komisyon ise, uyuşmazlık konusunun açıkça “disipliner nitelikte” olduğunu, medeni hak ve yükümlülüklerle ilgili olmadığı gibi, suç isnadı ile de ilgili olmadığını belirterek, şikâyetin konu bakımından yetki alanı dışında kaldığı gerekçesiyle başvuruyu kabul edilemez bulmuştur. HSYK’nın uyguladığı bir disiplin yaptırım sonucu görevinden alınan bir savcının başvurusu da, AİHM tarafından kabul edilemez bulunmuştur. YAŞ kararlarıyla disiplin yaptırımı olarak ordu ile ilişkileri kesilen çok sayıda askeri personel mensubunun yaptığı başvurular da aynı gerekçelerle kabul edilmemiştir. Türkiye ile ilgili bu örnekler de açıkça göstermektedir ki; AİHM’nin 6.maddesinin 1.fıkrasındaki “suç isnadı” kavramını ulusal hukuklardan özerk yorumlaması, her tür disiplin yaptırımını 6.maddenin koruma alanından yararlandırma sonucunu doğurmamaktadır. Dolaysıyla disiplin soruşturmalarında adil yargılanma hakkının ihlal edildiği gerekçesiyle AİHM’ne başvurulamayacaktır.

Adil yargılama veya silahların eşitliği ilkesinin son yıllarda Danıştay tarafından da kullanılmaya başlandığı görülmektedir. Örneğin Danıştay sanığın muhakemede hazır bulunmasını adil yargılanma hakkının bir görüntüsü olan “silahların eşitliği ilkesi” içinde değerlendirmiş ve tutuklu sanığın yargılanmakta olduğu ilin dışında başka bir tutukevine naklini mümkün kılan Adalet Bakanlığı genelgesini iptal etmiştir (Danıştay:10. Dairesi, K.T: 3.11.1998, 7166/5511, DD sy.99/1999).

Söz konusu kararda; “…Türkiye'nin 6366 sayılı Yasa ile onayladığı "İnsan Haklarını ve Ana Hürriyetlerini Korumaya Dair Sözleşme'nin 5. maddesinde, her ferdin hürriyete ve güvenliğe hakkı olduğu belirtildikten sonra 3. bendinde "...gözaltına alınan veya gözaltında tutulan bir kimsenin, derhal bir yargıç ya da hukuken yargılama gücü kullanmakla yetkilendirilmiş diğer bir görevlinin önüne çıkarılacağı, bu kimsenin makul bir sürede yargılama ve yargılama sürerken salıverilme hakkına sahip olduğu ve salıverilme kararının, bu kişinin duruşmada hazır bulunması için güvenceye bağlanabileceği" düzenlemesine yer verilmiştir. Bu düzenleme de göstermektedir ki, tutuklu sanığın, tutuklama gibi özgürlüğünü kısıtlayan bir önlem alınması nedeniyle mahkeme önüne çıkması engellenemeyecektir. Zira tutuklu sanığın mahkeme önüne çıkmasının engellenmesinin anılan Sözleşmenin 6. maddesinde yer alan "adil yargılanma hakkı” ile de doğrudan bağlantısı bulunmaktadır. Adil yargılanma hakkı; ceza yargılaması açısından, sanık ve iddia makamı arasında bir fark gözetmeksizin, karşılıklı olarak iddialarını ileri sürebilmeleri ve savunmalarını yapabilmeleridir. İddia ve savunmanın yapılabilmesi yargılamada hazır bulunma hakkını da beraberinde getirmektedir. Sanığın hazır bulunması, adil yargılanma hakkının ikinci görüntüsü olan "silahların eşitliği” yani iddia ve savunmanın eşit olması ilkesi içinde değerlendirilmelidir... İnsan Hakları ve Ana Hürriyetleri Korumaya Dair Avrupa Sözleşmesinde yer alan ve yukarıda aktarılan mahkeme huzurunda hazır bulunma ilkesi; iddia ve savunmanın eşitliği ilkesi ve bunların sonucu olarak adil yargılama ilkesinin ihlali niteliğinde görüldüğünden tutuklu sanığın yargılandığı mahkemenin yargı çevresi dışına sevkini öngören dava konusu düzenlemede hukuka uyarlık bulunmamaktadır…”,denilmiştir.

Danıştay 5. Dairesinin 21.02.2006 tarihli ve K.N:2006/666, E.N:2005/4897 sayılı kararı ise; “Şikâyet üzerine hâkim hakkında soruşturma izni verilmemesine ilişkin işlemin idari davaya konu edilebileceği” hakkında olup, kararda yine “adil yargılanma hakkı”na atıfta bulunulmaktadır;

Anayasanın "Hak Arama Hürriyeti" başlıklı 36. maddesinde; herkesin meşru vasıta ve yollardan yararlanmak suretiyle yargı mercileri önünde davacı ve davalı kimliğiyle sav ve savunma hakkına sahip olduğu belirtilmiş, 125. maddesinde; idarenin her türlü eylem ve işlemlerine karşı yargı yolunun açık olduğu hükmüne yer verilmiştir. Anayasanın 36. maddesinde yer verilen sav ve savunma hakkı birbirini tamamlayan ve birbirinden ayrılması olanaksız niteliğiyle hak arama özgürlüğünün temelini oluşturur. Önemi nedeniyle hak arama özgürlüğü yalnız toplumsal barışı güçlendiren dayanaklardan biri değil, aynı zamanda bireyin adaleti bulma, hakkı olanı elde etme, haksızlığı önleme uğraşının da aracıdır. Çağdaş bir hukuk düzeninde bu hakkın kullanılması, yerine getirilmesi olabildiğince kolaylaştırılmalı, olumlu ya da olumsuz sonuç almayı geciktiren, güçlendiren engeller kaldırılmalıdır. Anayasanın yukarıda yer verilen hükümleri, hukuk devletinin vazgeçilmez ilkelerinden olan ve uluslararası hukuk kuralları ile ülkemizin taraf olduğu uluslararası sözleşmelerde güvence altına alınan "hak arama özgürlüğü", "adil yargılanma hakkı" ve "mahkemeye başvuru hakkı" ilkeleri ile doğrudan ilgili olup; Anayasada bu hükümlere yer verilerek anılan temel haklara anayasal bir değer yüklenmiştir. Buna göre tarafsızlığı ve bağımsızlığından kuşku duyulmayacak şekilde oluşturulmuş bir mahkemeye başvuru olanağının tanınmadığı bir idari rejimin adil yargılanma ilkesine uygun olmayacağı kuşkusuzdur…”

Danıştay Dava Daireleri Kurulunun 12.06.2008 tarihli ve K.N:2008/1633, E.N:2005/3292 sayılı ve disiplin uygulamasına ilişkin bir kararında yine “adil yargılama hakkı” ve “silahların eşitliği” ilkesine atıfta bulunulmaktadır. Söz konusu karar ; “2577 sayılı Yasa'nın 20.maddesinde öngörülen istisnai durum dışında, davacılara dava konusu işlemin dayanağı olan her türlü bilgi ve belgeyi, bu bağlamda disiplin soruşturma raporlarını istemleri halinde inceleyebilme olanağının tanınmasının hukuk devletinin, adil yargılanma hakkının ve İYUK'nun 20. maddesinin gereği olduğu, davacının istemesine karşın soruşturma raporu incelettirilmeden karar verilmesinde hukuka uyarlık bulunmadığı” hakkındadır. Kararda özetle;

Davacı, hakkında hazırlanan soruşturma raporunu gerek işlemin tesisi aşamasında, gerekse yargılama aşamasında inceleyemediğini; işleme dayanak olarak alındığı belirtilen hususların gerçeği yansıtmadığını; soruşturmanın objektif olarak yapılmadığını ileri sürerek kararı temyiz etmekte ve bozulmasını istemektedir. Anayasa'nın 36. maddesinin 1. fıkrasında, "Herkes, meşru vasıta ve yollardan faydalanmak suretiyle yargı mercileri önünde davacı veya davalı olarak iddia ve savunma ile adil yargılanma hakkına sahiptir." denilmektedir. AİHM kararlarında belirtildiği üzere adil yargılamanın en önemli gereklerinden biri olarak, mahkeme önünde sahip olunan hak ve yükümlülükler bakımından davanın tarafları arasında tam bir eşitlik gözetilmeli (silahların eşitliği), buna bağlı olarak da toplanan deliller hakkında taraflara görüş bildirme olanağı tanınmalıdır… Yukarıda yapılan açıklamalar, adil yargılanma hakkı, 2577 sayılı Yasa'nın 20. maddesi ve bu maddede yapılan değişiklik birlikte değerlendirildiğinde, maddede öngörülen istisnai durum haricinde davacılara işlemin dayanağı olan her türlü bilgi ve belgeye ulaşabilme ve bu belgeleri inceleyebilme olanağının tanınması gerektiği sonucuna varılmıştır. Davacılar ancak soruşturma raporunda yer verilen maddi olayı, tanık ifadelerini, inceleme yapanın görüş ve kanaatini, işlemin hukuki dayanağını, soruşturmacının önerilerini açık ve etraflı bir biçimde öğrenme suretiyle adil yargılanma hakkını kullanabilecektir. İncelenemeyen bir soruşturma raporuna karşı iddia ve savunmada bulunmak zor, hatta imkânsızdır…” , denilmiştir.

Dolayısıyla adil yargılama veya silahların eşitliği ilkesinin disiplin hukuku açısından da uygulama olanağı bulduğu görülmektedir. Bu kapsamda söz konusu ilkenin disiplin hukuku açısından yansımaları üzerinde durulduğunda bazı sonuçlara ulaşmak olasıdır. Örneğin hakkında disiplin soruşturması yapılan memurun kendisine yöneltilen suçlamanın niteliği ve nedeninden en kısa zamanda, anladığı dilde ve ayrıntılı olarak haberdar edilmesi gerekmektedir. Memura savunmasını hazırlamak için gerekli zaman ve kolaylıklar sağlanmalıdır. Memur kendini savunabilecek veya kendi seçeceği bir avukatın yardımından yararlanabilecektir. Tanık dinlenmesinde, tarafların eşitliği ilkesine disiplin soruşturmasında da önem verilmelidir. Savunma tanıklarının da iddia tanıklarıyla aynı koşullar altında çağrılmasının ve dinlenmesinin sağlanmasını istemek memurun da hakkıdır. Bu haklara diğer ilkeler anlatılırken tekrar değinilecektir.

Disiplin hukuku açısından üzerinde durulması gereken önemli bir husus; disiplin soruşturmasını yürüten soruşturmacı ile hakkında soruşturma yapılan memurun eşit konumda ve eşit haklara sahip olmaları gereğidir. Bu nokta da disiplin hukukuna özgü bir ilke olan “denklik ilkesi” devreye girer. Disiplin soruşturmasının soruşturmacı atanarak yapılması durumunda, soruşturmacının memurluk görev ve derecesinin, hakkında soruşturma yaptığı memurdan üst ya da en azından aynı düzeyde olması memuriyet güvencesi bakımından önemlidir.

Danıştay İdari Dava Daireleri Genel Kurulunun 14.03.1986 tarihli ve K.N:1986/18, EN:1985/141 sayılı kararında; “…5442 sayılı İl İdaresi Kanununun 9.maddesinin (d) fıkrasında Valilerin, Bakanlıkların il teşkilatında yer alan daire ve kurumların ayrı ayrı denetim ve teftişlerini yapabileceklerini veya memurları vasıtasıyla yaptırabilecekleri belirtilmiş ise de; valilere tanınan bu yetkinin hakkında soruşturma yapılacak memurun görevi, ünvanı, soruşturma yapılan olayın ve mesleğin özellikle dikkate alınarak kullanılması zorunludur. Vali tarafından görevlendirilen soruşturmacıların memurluk görev ve derecelerinin, haklarında soruşturma yapacakları memurlardan üst ya da hiç olmazsa aynı düzeyde olmasının idare hukuku ilkeleri bakımından ve memuriyet güvencesi yönünden önem taşıyacağı kuşkusuzdur.”, denilerek açıkça denklik ilkesi kabul edilmiştir.

Dolayısıyla ceza davalarında silahların eşitliği ilkesinin bir yansıması olan savcı ve sanığın eşit konumda olmasına benzer bir durum disiplin hukukunda da yerleşmiş olup, soruşturmacının hakkında soruşturma yaptığı memurla en azından aynı düzeyde olması beklenmektedir.

1   2   3   4   5   6   7   8   9   10   ...   14

Similar:

İnceleme-araştırma konusu ile ilgili olarak kendileriyle mülakat yapılanlardan: 1 iconGÖRME ÖZÜRLÜLERLE İLGİLİ EĞİTİM, İSTİHDAM, REHABİLİTASYON KONUSUNDA RUSYA’YA BİR İNCELEME VE ARAŞTIRMA ZİYARETİ

İnceleme-araştırma konusu ile ilgili olarak kendileriyle mülakat yapılanlardan: 1 iconEğitim Konusu: Mülakat Teknikleri ve İletişim Tarih: 22-26. 02. 2010

İnceleme-araştırma konusu ile ilgili olarak kendileriyle mülakat yapılanlardan: 1 iconİnceleme konusu güç ve dağıtım transformatorlarının genel elektriksel özellikleri ve söz konusu transformatorların taşıma ve dağıtım güçlerinin belirlenmesidir

İnceleme-araştırma konusu ile ilgili olarak kendileriyle mülakat yapılanlardan: 1 iconİNCELEME VE ARAŞTIRMANIN KONUSU

İnceleme-araştırma konusu ile ilgili olarak kendileriyle mülakat yapılanlardan: 1 iconSARIKAMIŞ KAYMAKAMLIĞI SOSYAL YARDIMLAŞMA VE DAYANIŞMA VAKFI BAŞKANLIĞI 3 ADET SOSYAL YARDIM VE İNCELEME GÖREVLİSİ ALIMI MÜLAKAT SINAVINI KAZANAN ADAYIN LİSTESİ

İnceleme-araştırma konusu ile ilgili olarak kendileriyle mülakat yapılanlardan: 1 iconVII- ÖN İNCELEME KONUSU (-2-) : VIII- GENEL SONUÇ

İnceleme-araştırma konusu ile ilgili olarak kendileriyle mülakat yapılanlardan: 1 iconUSAK (ULUSLARARASI STRATEJİK ARAŞTIRMA KURUMU) Tarafından Hazırlanan “B Planı Projesi” Kapsamında Prof. Dr. Tayyar Arı İle Mülakat

İnceleme-araştırma konusu ile ilgili olarak kendileriyle mülakat yapılanlardan: 1 iconBundan bir yıl önce araştırma komisyonu toplantımızda araştırma konusu için tartışıyorduk. Gerçekten çok değişik fikirler atılıyordu ortaya. Sonra bu fikirleri

İnceleme-araştırma konusu ile ilgili olarak kendileriyle mülakat yapılanlardan: 1 iconİş hukuku kavramı ve konusu. İş hukukunun ilgili olduğu bilim kolları ve hukuk içindeki yeri. İş hukukunun kaynakları. İş hukukunun genel olarak uygulama

İnceleme-araştırma konusu ile ilgili olarak kendileriyle mülakat yapılanlardan: 1 iconFiillerin özne ve nesne alıp almamalarına bağlı olarak gösterdikleri durumlara FİİL ÇATISI denir. Çatı konusu sadece yüklemi fiil olan cümlelerle ilgili bir

Sitenizde bu düğmeye yerleştirin:
Belgeleme


The database is protected by copyright ©okulsel.net 2012
mesaj göndermek
Belgeleme
Main page