Gittikçe artıyor yalnızlığımız




Indir 42.43 Kb.
TitleGittikçe artıyor yalnızlığımız
Date conversion07.03.2013
Size42.43 Kb.
TypeBelgeleme
Sourcehttp://www.vizirvizir.net/dersnotu/edebiyat/edebiyat_0000362.doc



OTUZ BEŞ YAŞ

Yaş otuz beş! Yolun yarısı eder.

Dante gibi ortasındayız ömrün.

Delikanlı çağımızdaki cevher,

Yalvarmak, yakarmak nafile bugün,

Gözünün yaşına bakmadan gider.

Şakaklarıma kar mı yağdı ne?

Benim mi Allahım bu çizgili yüz?

Ya gözler altındaki mor halkalar?

Neden böyle düşman görünüyorsunuz;

Yıllar yılı dost bildiğim aynalar?

Zamanla nasıl değişiyor insan!

Hangi resmime baksam ben değilim:

Nerde o günler, o şevk, o heyecan?

Bu güler yüzlü adam ben değilim

Yalandır kaygısız olduğum yalan.

Hayal meyal şeylerden ilk aşkımız;

Hatırası bile yabancı gelir.

Hayata beraber başladığımız

Dostlarla da yollar ayrıld ı bir bir;

Gittikçe artıyor yalnızlığımız


Gökyüzünün başka rengi de varmış!

Geç farkettim taşın sert olduğunu.

Su insanı boğar, ateş yakarmış!

Her doğan günün bir dert olduğunu,

İnsan bu yaşa gelince anlarmış.

Ayva sarı nar kırmızı sonbahar!

Her yıl biraz daha benimsediğim.

Ne dönüp duruyor havada kuşlar?

Nerden çıktı bu cenaze? Ölen kim?

Bu kaçıncı bahçe gördüm tarumar.

N'eylesin ölüm herkezin başında.

Uyudun uyanamadın olacak

Kim bilir nerde, nasıl, kaç yaşında?

Bir namazlık saltanatın olacak.

Taht misali o musalla taşında.

Cahit Sıtkı Tarancı




Cahit Sıtkı Tarancı Hakkında



Cahit Sıtkı Tarancı özellikle ölüm ve yalnızlık temalarını işlediği yapıtlarıyla cağdaş Türk şiirinin öncüleri arasına giren şairdir.

Şair 4 Ekim 1910’da Diyarbakır’da doğdu. Ortaöğretimini Galatasaray Lisesi’nde, 1931 yılında tamamladı. Edebiyata olan sevgisi burada başladı. Şair o sıralar annesinden uzaktı. Bu durum ve okuldaki sıkıntılı hava ruhunu kararttığından, annesine yazdığı mektuplarda yaşadıklarını daha iyi tasvir edebilmek için parlak sözcükler, göz kamaştırıcı benzetmeler ve süslü cümleler kullanıyordu. Derslerde Carneile, Racine, Moliere’i tanıyan şair, romantikleri okul kitaplığından takip etmeye ve Lamartine’in şiirlerini ezberlemeye başladı. Galatasaray Lisesi’nin onuncu sınıfında Baudelaire ile tanıştı ve bundan sonra düşünüşü, duyuşu ve edebiyata bakışı değişti. Cahit Sıtkı Tarancı bu konuda: “Baudelaire bana suyun dibine inmeyi öğretti. İçimle dışım arasındaki farkı Kötülük Çiçekleri kitabını okuduktan sonra farkettim. Baudelaire, bana kendi kendimi buldurttu ve ben hayatımı Baudelaire’i okuduktan önce, Baudelaire’i okuduktan sonra diye iki bölüme ayırmaktayım.” demiştir.

Galatasaray Lisesi’ni bitirdikten sonra şair, Mülkiye Mektebi’nde (bugün Ankara Üniversitesi Siyasal Bilimler Fakültesi) ve Yüksek Ticaret Okulu’nda okudu. Mülkiye Mektebi’ndeki bir anısı Cahit Sıtkı Tarancı şöyle anlatıyor: “Mülkiye okulundayım. Olağanüstü bir Nisan günüydü. Üçüncü derse girme zilim çalmıştı. İçimde bir pirelenme vardı. Bu havada derse girilir miydi? Hem de Sadık Sami’nin dersi. Böyle bir günde medeni hukuk dinlemek mi, yoksa dersten kaçıp çimlere uzanmak mı? Tahmin edebileceğiniz gibi fazla tereddüt etmedim. Arkadaşlar dersteyken çimlere uzanarak bahar üzerine bir şiir düşünmeye başladım. Bir yandan da sigaramı tellendiriyordum. Aradan bir onbeş dakika geçmişti geçmemişti, yanı başımda bir ses duydum: “Ne o Cahit Bey, derse girmediniz mi?” İstifimi bozmadan, hiç düşünmeden yanıt verdiğimi hatırlıyorum: “Hayır efendim, hava o kadar güzel ki derse girmeye gönlüm elvermedi!” Numaramı not defterine yazıp başını sallayarak yanımdan uzaklaşan kişi, o zamanlarki müdür yardımcımız Zeki Bey’di, 1950 Türkiye Güzellik Kraliçesi Güler Arıman’ın babası. Güler o zaman bir yaşında vardı yoktu.”

Cahit Sıtkı Tarancı, bir süre Sümerbank’ta memur olarak çalıştıktan sonra 1939’da Paris’e gitti ve Paris Radyosu’nda Türkçe yayınlar spikerliği yaptı. II. Dünya Savaşı çıkınca Türkiye’ye döndü. 1943’te askerliğini bitirdikten sonra İstanbul’da bir süre babasının işyerinde çalıştı. Ankara’da Anadolu Ajansı’nda çevirmenlik yaptı. Toprak Mahsülleri Ofis’nde (TMO), Çalışma Bakanlığı’nda çalıştı. Geçirdiği kısmi felç sonucunda 1954’te konuşma yetisini yitirdi. Tedavi için götürüldüğü Viyana’da öldü.

İlk şiirleri 1930’da Muhit ve Servet-i Fünun dergilerinde yayımlandı. Bu şiirlerde hece ölçüsünü alışılmış duraklara bağlamadan yeni uyum sağlayarak kullanmasıyla dikkati çekti. Cahit Sıtkı Tarancı, Servet-i Fünun dergisiyle olan ilk anısı şöyle anlatıyor: “Bir gün bütün cesaretimi toplayarak o zamanın Servet-i Fünun yazı işleri müdürü Halit Fahri’ye gittim. Yirmiyi aşkın manzume içinde Halit Fahri tek bir manzumeyi beğendi, onu da Servet-i Fünun’da yayınladı. İmzamı Servet-i Fünun sütunlarında gördüğüm gün yirmidört yıllık hayatımda bir eşini daha bilemeyeceğim bir seviç içindeydim. Bana bu büyük iyiliği yapan Halit Fahri’ye yıllarca sonra bile olsa teşekkür etmek isterim.”

1946 Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) şiir yarışması’nda “Otuz Beş Yaş” şiiri ile birincilik kazanınca ünü yaygınlaştı. İlk şiir kitabı “Ömrümde Sükut”’tan (1933,1968) sonra yazdığı şiirlerden seçmeleri ödül alan şiirinin adıyla Otuz Beş Yaş’ta (1946,1982) topladı. Üçüncü kitabı Düşten Güzel’den (1952,1969) sonra kitaplara girmeyen şiirleri, Fransız şairlerden yaptığı çeviriler ve ölümü üzerine yazılan yazılar Sonrası (1957,1962) adlı kitapta toplandı. Arkadaşı şair Ziya Osman Saba’ya 1930-1946 arasında yazdığı mektuplardan 57’si gene ölümünden sonra Ziya’ya Mektuplar adıyla kitaplaştırıldı. Gazete ve dergilerde çıkan öykülerinden 22’si Selahattin Önerli tarafından Cahit Sıtkı’nın hikayeciliği ve hikayeleri (1976) adı altında bir araya getirildi. Asım Bezirci’nin derlediği Bütün Şiirleri 1983’te yayımlandı.

Cahit Sıtkı Tarancı, döneminin en çok okunan şairleinden biridir. Garip akımınadan etkilenerek serbest şiiri denemiş, bir yandan da Baudelaire ve Verlaine gibi Fransız şairlerden etkilenmiştir, ama hiçbir akıma bağlanmadan uyumu ve biçimi gözeten duygulu, kendine özgü bir şiir geliştirmiştir. Hem yaşam sevincini, hem de yoğun karamsarlığı yansıtan şiirlerinde yalnızlık ve ölüm temaları ağır basar.

Cahit Sıtkı Tarancı ise şiiri şu şekilde yorumlamaktadır:

“Şiir bir çığlıktır ilan-ı aşktır, sallanan bir yumruktur, bir umuttur, bir kurtuluştur vb... Kuşkusuz, bunların hepsi şiirde olabilir, fakat bunlar nesirde de olan şeylerdir. Şiirin ne olduğunu anlayabilmek için omu nesirden ayıran özelikleri aramak, onlar üzerinde durmak daha doğru olur sanıyorum.

Şiir bir deyiştir, sözcüklerle güzel biçimleri kurmak sanatıdır. Şair de bu sanatı bilen adamdır. Bu sanatın anlatım aracı dil ve sözcükler olduğuna göre, şiir yazmak isteyen adamın kullandığı dilin bütün kurallarını iyi bellemesi, sözcüklerini sınıf arkadaşları gibi yakından tanıması, hangi sözcüğün nerede ve nasıl kullanıldığı zaman kendisinden beklenen ödevi yerine getireceğini bilmesi gerekir.

Şiir yalnız duymakla, parlak imgeler bulmakla değil, dil ve sözcükler konusundaki bu bilgilerle, bu sevgilerle, bu dikkatle yazılabilir. Şairden beklediğimiz işte bu davranıştır. Bundan sonrası, yani yapıtının çapını belirleyecek şey şiir yaratma gücüdür.

Şiir toplum için mi? Dava için mi? Diye düşünmeye gerek yoktur. Şiir yazan adam kör ya da sağır değildir ki çevresinde olup bitenleri görmesin, duymasın; elbette kendisine en çok dokunan şeylerden söz edecektir. Bütün sorun, sanatçının yaratma gücüne kerışmamaktır.

Yeni yetişen arkadaşlara da, şiirir kendilerine aşk ve dert edinmelerini, şiirin gizlerini kendi kendilerine keşfetmeye çalışmalarını, kendilerinden önce gelmiş olan şairlerin ne yaptıklarını, şiire neler getirdiklerini, ne gibi güçlükleri nasıl yendiklerini öğrenmeye çaba göstermelerini ve şiirin sabır ve direnme işi olduğunu daima hatırlarında tutmalarını dilerim.

Konuşma dilinden ayrı bir şiir dili benim şiir anlayışıma göre olmaz. Bakın Melih Cevdet’in, Oktay Rifat’ın ve onlar gibilerinin şiirlerine ,hepsi sizin benim konuşurken kullandığımız sözcüklerle yazılmıştır. Bence, şiirde doğru yol da budur.”



ABBAS

Haydi abbas, vakit tamam;

Akşam diyordun işte oldu akşam.

Kur bakalım çilingir soframızı;

Dinsin artık bu kalp ağrısı.

Şu ağacın gölgesinde olsun;

Tam kenarında havuzun.

Aya haber Sal çıksın bu gece;

Görünsün söyle gönlümce.

Bas kırbacı sihirli seccadeye,

Göster hükmettiğini mesafeye

Ve zamana.

Katıp tozu dumanı,

Var git,

Böyle ferman etti Cahit,

Al getir ilk sevgiliyi Beşiktaş’tan;

Yaşamak istiyorum gençliğimi yeni baştan.

Cahit Sıtkı Tarancı




Ben de bu ödev kapsamında Cahit Sıtkı Tarancı’nın bir kaç şiirni yorumlamak istedim. Seçtiğim şiirlerde anlatımın güzelliği kadar şiirrin içinde bir gizlilik olmasını da tercih ettim.


GEL ÇADIR KUR

Hiçbir kuşun, üstüne konmadığı bir ağaç;

Ömrüm; ne diye kondun bu ağacın üstüne?

Sana kim dedi ömrüm kuşa, şarkıya muhtaç?

Hiçbir kuşun, üstüne konmadığı bir ağaç;


Her gün başka ahenkte söylediğin şarkılar

İnandırmışrı beni ömrümün düğününe.

Ne yazık, şimdi her dal hasretinle hışırdar!

Ah, nasıl inanmıştım ömrümün düğününe!


Rüzgar bir cellat gibi sallarken satırını,

Yapraklar dökülüyor, günlar bir bir düşüyor;

Kupkuru bir gövdeye ümitler üşüşüyor.

Hayat bir cellat gibi sallıyor satırını!


Gel yine gölgemde kur ömrünü çadırını,

Sen ki benim şeklini sevdiğim ilk baharsın;

Bir doğdun bir de batma, hayatıma kıyarsın,

Gel yine gönlümde kur gönlünün çadırını!


Şair şiirde bir aşkından ve sevdiği kişini onu terketmesinden bahsediyor. Birinci kıtada “Hiçbir kuşun, üstüne konmadığı bir ağaç” sözleriyle aşkını anlatmak istiyor. Aşkı anlatmak için bu kelimeyi seçmesinin nedeni aşkı acı çektiren, herkesin ona kapılmaktan korktuğu bir olay olarak anlatmak istemesi. Şair, birinci kıtanın geri kalanında kendine kızıyor ve bu aşka tutulmaması gerektiğini anlatıyor.

İkinci ve üçüncü kıtada şair sevdiği kadının kendisini terkedişinden bahsediyor. Hergün başka ahenkle söylediğin şarkılar sözcükleri aşkının güzelliğini belirtiyor. Şairin mükemmeli yakaladığını sandığı bir anda sevdiğini kaybettmesi ona acı veriyor. Üçüncü kıtada şair, artık aşk acısına dayanamayak durumda olduğunu anlatıyor ve ölümü göze aldığını belirtiyor. Zamanın kendisi için daraldığını şair, “yaprakların dökülmesi” ve “ “günlerin düşmesi” sözcükleri ile anlatıyor. Bu kıtadaki “Kupkuru bir gövdeye ümitler üşüşüyor” dizesiyle de son ümitlerin bile kendisi için bir şey ifade etmediğini anlatmak istiyor.

Son kıtada şair sevgilisine bir çağrı yapıyor. Onu unutmadığını ve son kez kendisine geri dönmesini beklediğini anlatıyor. Sevgilisine olan aşkının büyüklüğünü ve şeklini “Sen ki benim şeklini sevdiğim ilk baharsın” dizesiyle belirtiyor. “Gel yine gönlümde kur gönlünün çadırını” dizesi şairin sevgilisine olan çağrısıdır.


OBSESSION

Ey her gün gölgesini omzumda duyduğum el,

-Gölgesi kendinden bin kere beter ölüm-

Her gece karanlıkta karşıma çıkan heykel,

Herkes gibi bana da bir gün mukadder ölüm.


Kandırsın beni bırak bu renkler, bu kokular,

Ne olsa bu bahçede bir şarkılık günüm var;

Bilmem ne aksettiri yarın benden bu sular,

Ve sanmam geri gelsin bu giden günler ölüm.


Obsession, kafayı karıştıran düşünce demektir. Aslında şiirin başlığı bile şiir hakkındaki düşüncelerimizi sınırlamaya yeterli.

Şair şiirde ölümden söz etmektedir ve ölüm onun kafasını karıştıran bir düşüncedir. Birinci kıtada şair ölümü tasvir etmektedir. Ölüme karşı nefreti “Gölgesi kendinden bin kere beter ölüm” dizesinden anlaşılmaktadır. Son dizede ise şair ölümün de kendisini bir gün bulacağını kabul etmektedir.

İkinci kıtada şair ölüm ile ilgili kaygılarını anlatıyor. Birinci dizede Dünya güzelliklerinden bahsediyor. O güzelliklerin kendisini kandırdığını belirtiyor, çünkü kendisine yaşama sevinci veren hayatın ve doğanın ölümle birlikte kendisi için yok olacağını biliyor. Hayatın kendisi için çok kısa olduğunu ise “Ne olsa bu bahçede bir şarkılık günüm var” dizesi ile belirtiyor. “Bilmem ne aksettirir yarın benden bu sular” dizesiyle şair anlatmak istediğini mükemmel tasvir etmiş. Derin suya baktığınızda su ayna gibi davranır, yani üzerine düşün görüntüyü yansıtır. Şair burada ölümden sonra dünyaya kendisinden kalacakları ve insanların kendisi hakkkında düşüneceklerini anlatmak istiyor.


İMRENDİĞİM ŞEY

Ben miyim şimdi gülen bu ağlayan saz?

Nasıl da kendiliğinden değişiyor aynalar.

Bakarsın bülbüller mahzun, bakarsın güller açar,

Kulak ver ki havada her an başka bir ihtizaz.


Artık alışılmış hengamesinde bu dünyanın,

Düşündükçe yarı ağlar yarı güler halimi,

Oynar gördükçe dalgalarda beşer hayalimi,

Bakar bakar imrenirim sükûnuna eşyanın.

Şair bu şiirde imrendiği şeyi anlatırken kendi hayatından da bahsetmiş. Şairin imrendiği şey son dizede belirttiği eşyalar, daha doğrusu eşyaların durgunludur. Şair hayatının çok hızlı ilerlediğini ve bir gününü ötekine uymadığını anlatıyor. Hayatın tutarsızlığını şair ilk kıtada belirtiyor. İkinci kıtadaki “aynaların kendiliğinden değişmesi” sözcükleriyle hayatın kendi kontrolu dışında geliştiğini anlatıyor.

İkinci kıtada ise şair, hayatın hızına kapılıp savrulduğunu ve bu halinin gülünç olduğunu belirtiyor. Bu hızla değişen yaşam karşısında ise eşyaların durgunluğuna imrendiğini son dizede belirtiyor.


ATATÜRK

Atatürk’üm eğilmiş vatan haritasına

Görmedim tuç yüzünde böylesine geceler

Atatürk n’ylesin memleketin yarasına

Uçup gitmiş elinden eski makbul çareler


Nerede İstiklâl Harbi’nin o mutlu günleri

Türlü düşmana karşı kazanılan zaferi

Hiç sanmam öyle ağarsın bir daha tanyeri

Atatürk’üm ben ölecek adam değilim der


Git hemşerim git kardeşim toprağına yüz sür

O’dur karşı kıyıdan cümlemizi düşünür

Resimlerinde bile melûl malzun görünür

Atatürk’üm kabrinde rahat uyumak ister


Bu şiirinde öncelikle Cahit Sıtkı Tarancı Atatürk’ü yaşan ve ülkeyi izleyen bir durumda tasvir etmiş. Şair, memleketin kötü gidişine karşı Atatürk’ün sitemini dizelerinde dile getiriyor.

Birinci kıtada şair Atatürk’ün ülke hakkında oturup düşünürkenki durumunu “Atatürk’üm eğilmiş vatan haritasına” dizesiyle anlatıyor. Ülkenin durumu şiirin yazıldığı 1947 yılındaki hali Atatürk’ün ölümünden önce bıraktığı halinden kötü olduğu için Atatürk bu duruma üzülüyor ve şair, Ata’nın üzüntüsünü ikinci dizedeki “tunç renkli yüzün kararması” sözleriyle anlatıyor. Ülkenin o zamanki sorunları eski yöntemlerle çözülecek problemler olmadığından, Ata’nın çaresizliğini şair, “Atatürk n’ylesin memleketin yarasına” dizesiyle belirtiyor.

İkinci kıtada şair, ülkenin İstiklal Savaşı’ndaki mutlu, gurulu günlerinden uzak olduğunu ve büyük günlerin gelmesinin çok zor olduğunu ilk üç dizede anlatıyor. Son dizede şair ülkedeki kötü gidişatın Atatürk’ün ölümünden sonraki boşluktan kaynaklandığını kabul ediyor ve Atatürk ölmeseydi işlerin bu konuma gelmeyeceğini belirtiyor.

Son kıtada ise şair halktan isteklerini dile getiriyor. “Git hemşerim git kardeşim toprağına yüz sür” dizesiyle şair bütün Türk halk


ına ülkesine sahip çıkması çağrısında bulunuyor. Şair, Atatürk’ün devrimleriyle, ilkeleriyle bizi düşündüğünü ve ülkenin bu halinden üzüntü duyduğunu ikinci ve üçüncü dizelerde belirtiyor. Son dizede ise Atatmı’za olan borcumuzu ülkemizi severek, onu koruyarak ödememiz gerektiğini “Atatürk’ün kabrinde rahat uyuması” sözcükleriyle anlatıyor.




Add document to your blog or website

Similar:

Gittikçe artıyor yalnızlığımız iconGittikçe karmaşıklaşan toplum yapısı ve teknolojik gelişmeler, siyasi sosyal ve ekonomik krizler bireye gittikçe artan problemli durumlarla karşılaştırmaktadır

Gittikçe artıyor yalnızlığımız iconİyimserlik dozu artıyor!

Gittikçe artıyor yalnızlığımız iconGirişimcilik eğitimleri artıyor

Gittikçe artıyor yalnızlığımız iconİç ve dış borç stoku sürekli artıyor

Gittikçe artıyor yalnızlığımız iconYoksulluk arttıkça ekmek tüketimi de artıyor

Gittikçe artıyor yalnızlığımız iconGıda Fiyatlarındaki Artış Nedeniyle Açlık Artıyor

Gittikçe artıyor yalnızlığımız iconTürkiye’nin elektrik ihtiyacı yılda yüzde 7-8 artıyor

Gittikçe artıyor yalnızlığımız icon34. KITALARARASI İSTANBUL AVRASYA MARATONU KAYIT ÜCRETLERİ ARTIYOR!

Gittikçe artıyor yalnızlığımız iconBaz istasyonlarının uzun dönemdeki sağlık etkilerine dair kanıtlar artıyor

Gittikçe artıyor yalnızlığımız iconOkul – kreş gibi toplu ortamlarda hastalıkların sayısı artıyor

Sitenizde bu düğmeye yerleştirin:
Belgeleme


The database is protected by copyright ©okulsel.net 2012
mesaj göndermek
Belgeleme
Main page