BÂN’LI MARTA” ADLI ÖYKÜSÜ




Indir 108.64 Kb.
TitleBÂN’LI MARTA” ADLI ÖYKÜSÜ
Page1/3
Date conversion09.04.2013
Size108.64 Kb.
TypeBelgeleme
Sourcehttp://www.doguedebiyati.com/nusha/03/003Karabela.doc
  1   2   3

NEVİN KARABELA

CUBRÂN HALİL CUBRÂNIN

BÂN’LI MARTA” ADLI ÖYKÜSÜ

Nevin Karabela


XIX. yüzyılın sonlarına doğru Lübnan ve Suriye’den Amerika’ya göç edenler olmuştur. Bunlar orada teşkilatlanarak “Mehcer Edebiyatı” (Göçmen Edebiyatı) adıyla bilinen bir edebî grubu oluşturmuşlardır1.Bu grubun temsilcileri eserlerinde kullandıkları dil, üslup, işledikleri konular açısından kelimenin tam anlamıyla yenilikçidirler2.

Göçmen edebiyatı‎n‎ın en önde gelen yazarlarından olan Cubrân Halîl Cubrân (1883-1931) aynı zamanda çağdaş Arap edebiyatında romantizm3 akımının öncüsüdür. Hatta onun romantizminin İngiliz ve Fransız şâirlerden neredeyse farksız olduğu kabul edilmektedir4.

Eserleri ile modern Arap yazarlarını büyük ölçüde etkileyen yazar 1883 yılında Lübnan’ın küçük bir köyünde doğdu. İlk öğrenimine köydeki okulda başladı. 1895 yılında annesi ve kardeşleriyle birlikte Boston’a gitti. Orada İngilizce ve resim eğitimine yöneldi. İki yıl sonra tekrar Lübnan’a dönerek dört yıl Arapça eğitimi aldı. Ardından tekrar Boston’a döndü. Sonra resim eğitimini tamamlamak üzere Paris’e gitti (1908). Burada resim alanında sanat ödülü kazandı. Resimleri Fransa resmî devlet sergisinde kabul gördü. İngiliz ressamlar cemiyetine şeref üyesi olarak seçildi. 1912 de Boston’a, oradan da New York’a geldi ve ölene kadar buradan ayrılmadı. Bu arada felsefeyle de ilgilenen Cubrân, Alman filozof Nietzsche’nin5 (1844-1900) eserlerini tanıdı ve özellikle de “Böyle buyurdu Zerdüşt” adlı eserinden çok etkilendi 6.

Cubrân, çağdaş Arap edebiyatında yeniliklerin öncüsü olarak bilinir. 1920 yılında New York’ta er-Râbitatu’l-Kalemiyye (Kalem Birliği) adlı edebiyat derneğini kurmuştur. Arap edebiyatının geleneksel şekil, dil ve üslubundan kurtulmasında büyük rol oynayan bu dernek fikir ve ifâde açısından özel bir yapıya sahip bir topluluk oluşturmaya yönelik ilk edebî ekoldür7.

Cubrân şiirde ve nesirde klâsik dil, üslup ve şekle karşı çıkar. Ona göre şiir ve nesir; duygu ve fikirden ibarettir. Bundan ötesi ise zayıf bağlar ve kopuk iplerdir. Kelimeler yazarın fikrine ilham veren nitelikte olmalıdır. Eğer kullanılan dil ifâde edilmek istenen durumun ruhuna uygun değilse şiirin bütün sanat değerini yok eder 8.

Eserlerinde Doğu Arap toplumunun hayatını işlerken, toplumsal ve dînî geleneklere karşı çıkan9 kendi felsefesini yansıtır. Bu yüzden eserlerindeki kahramanlar da kendi fikir yapısına uygun olarak kurallara, geleneklere, yöneticilere, din adamlarına karşı çıkan isyankâr karakterlerdir10.

Cubrân, Arap dünyasında büyük ölçüde kabul görmüş olmakla birlikte bazı eleştirilere de hedef olmuştur. Bunlar arasında; aşırı isyankâr oluşu, hayale fazlaca yer vermesi, dili ihmal etmesi, çok karamsar olması gibi tenkitler bulunmaktadır11.

Her yönüyle yenilikçi, taklitçiliği karşı çıkan bir yazarın eleştirilerden uzak kalamayacağı kaçınılmaz bir gerçektir. Cubrân “sizin diliniz size, benim dilim bana” (lekum lugatukum ve liye lugatî) başlığı altında yazdığı makalesinde bu eleştirilerin bir kısmına -zımnen de olsa- cevap vererek dil ve edebiyata dair birçok fikrini dile getirir12. Duygusuz, ruhsuz yazılan süslü anlatımlar, kurallara, vezinlere bağlı kalma endişesiyle aktarılan sanatlı ifâdeler yerine fikirler ve duyguların tabii olarak getirdiği bir dili kullanmayı tercih ettiğini söyler.

Cubrân Arapça ve İngilizce olmak üzere bir çok eser kaleme almıştır. Eserleri 56 dile çevrilmiş olan13 Cubrân kısa hikâye, şiir, makâle türlerinde eserler vermiştir. Arapça kaleme aldığı el-Mûsîkâ (Müzik), ‘Arâ’isu’l-Murûc (Vadinin Gelinleri), el-Ervâhu’l-Mutemerride (İsyankâr Ruhlar), el-Ecnihatu’l-Mutekessira (Kırık Kanatlar), Dem‘a ve İbtisâme (Gözyaşı ve Tebessüm), el-Mevâkib (Kâfile), el-‘Avâsif 14 (Fırtınalar), el-Bedâi‘ ve’t-Tarâif (Eşsizler ve Nükteler) isimli eserleri el-Mecmû‘atu’l-Kâmile li Mu’ellefât Cubrân Halîl Cubrân el-‘Arabiyye adı altı‎nda bir kitapta toplanarak basılmıştır. İngilizce yazdığı el-Mecnûn (Deli), es-Sâbik (Önceki), en-Nebî 15 (Peygamber, Ermiş), Raml ve Zebed 16 (Kum ve Köpük), Yesû‘ İbnu’l-İnsân (İnsan oğlu Yesû‘), Âlihetu’l-Arz (Yeryüzünün İlahları), et-Tâih (Şaşkın), Hadîkatu’n-Nebî (Ermişin Bahçesi) adlı eserleri de Arapça’ya çevirilerek el-Mecmû‘atu’l-Kâmile li Mu’ellefât Cubrân Halîl Cubrân el-Mu‘arraba adı altında toplanarak tek bir kitap hâlinde basılmıştır.

İncelemesini yaptığımız ve çevirisini eklediğimiz “Bân’lı Marta”17 adlı öykü Cubrân’ın ‘Arâ’isu’l-Murûc adlı eserinden alınmıştır. Karamsar bir ruh hâliyle yazıldığı izlenimi veren öyküde toplumun geleneksel kurallarına karşı çıkan yazar, ifâdeleriyle, davranışlarıyla öykünün kahramanı olan Marta’ya destek olur. Toplumun olumsuz bakışına rağmen hayata gözlerini yumup mezara gömülüşüne dek yalnızlığa itilen bu kadının tarafında yer alır. Gerek konu, gerekse dil ve üslup açısından yazarın bağlı olduğu romantizm akımının özelliklerini yansıtan öyküde onun hayata bakış açısını ve kendine özgü fikirlerini de bulmak mümkündür.

Cubrân’ın diğer öyküleri gibi bu öyküsü de iki bölümden oluşmaktadır: İlk bölümde yazar belli ölçüler dahilinde iffet ve mutlulukları, ikinci bölümde ise sefâlet, dert, fakirlik, bedbahtlıkla kararan havayı anlatır18.

Hatıra ve öykü yönteminin iç içe kullanıldığı öyküde yetim kalmış bir köylü kızının hayat öykü anlatılmaktadır. Öyküyü anlatıcı-yazarın hatırası teşkil eder ve ikinci bölümde o da öykü içinde bir kahramandır. Öykünün ana kahramanı olan Marta anne-babasını kaybettikten sonra bir ailenin yanında hizmetçi ve sığırtmaç gibi çalışmak zorunda kalır. On altı yaşına geldiğinde inek otlatırken yanına yaklaşan zengin ve kibar görünümlü bir atlı adam tarafından kandırılarak peşinden gider.

Öykünün ikinci kısmı Beyrut’ta bir otelin balkonundan dışarıyı seyretmekte olan yazarın Marta’nın oğlu Fu’âd’la karşılaşmasıyla başlar. Beş yaşlarında bir çocuk yazara çiçek satmak ister. Onunla konuştuğunda hakkında daha önce bazı şeyler duyduğu Marta’nın oğlu olduğunu öğrenir. Çocukla birlikte Beyrut’un en kötü semtlerinden birinde bulunan evlerine gider. Ölüm döşeğindeki Marta yazarın iyi niyetli olduğunu anlayınca ona başından geçenleri anlatır. Temiz, saf duygularıyla pınar başında rastladığı atlı adamın kendini güzel sözler ve davranışlarıyla kandırdığını, sonra onu terkettiğini ve bu sırada hâmile kaldığını, ardından pek çok sıkıntılarla karşılaştığını anlatır. Yazar da konuşmalarıyla onu teselli eder. Öykünün sonunda Marta “Günahlarımızı affet” diyerek hayata gözlerini yumar. Cenazesi şehir dışındaki uzak bir yere gömülür. Marta’nın oğlu ve yazar dışında kimse cenâzesine katılmaz.

Yazıldığı dönemdeki Arap toplumunun sosyal bozukluklarını anlatan öykü, devrin sefâletinin somutla‏ştırıldığı, kendisi gibi pek çok kadını temsil eden Marta’nın ızdıraplarının öyküsüdür. Yazarın bu öyküsü ile talihsiz insanlara karşı şefkat dolu yeni bir bakış açısı getirmeye çalıştığı düşünülebilir.

Öyküde fonksiyonel karakterler; Marta, Marta’nın oğlu, yazar ve Marta’yı kandıran atlı adamdır.

Öyküde ana kahraman, bütün olayların çevresinde şekillendiği karakter Marta’dır. Saf, temiz bir köylü kızı olan Marta anne ve babasını kaybettikten sonra fakir bir ailenin yanında hayatını devam ettirmek zorunda kalmıştır. Öyküde onun buradaki yaşantısı dramatik bir biçimde işlenir. Bu ailede bir nevi hizmetçi ve sığırtmaç gibidir. Sabahtan akşama kadar inek otlatmakla günlerini geçirdiği anlatılırken: “Her sabah ayakları çıplak, sırtında eski bir elbiseyle ineğin peşinde vadi tarafına gittiği... yiyeceklerinin bolluğundan dolayı ineği kıskandığı...” (s.58) ifâdeleri onun çok fakir, maddî yokluklar içinde olduğunu göstermektedir.

Hayatta hiç bir yakını kalmayan Marta’nın gece yattığında “hayatın, rüyaların bölmediği ve ardından uyanmanın olmadığı derin bir uyku olmasını temenni ettiği” (s.58) belirtilmektedir. Burada Marta’nın hayatından duyduğu bıkkınlık kendisini hissettirir. Bu da onun yalnızlık, kimsesizlik ve sevgisizliğe mahkum oluşunun getirdiği karamsar bir düşüncedir.

“Bir sonbahar günü pınar başında oturan Marta, yaprakların düşmesi ile ölümü düşünür. Rüzgarın bunlarla oynamasını ölümün insanlarla oynamasına benzetir. Kendi kalbi kırık olduğundan çiçeklere bakar ve o ruh hali ile çiçeklerin kalplerinin kuruyup parçalandığını düşünür.” (s. 59). Burada ağır basan daha ziyâde özdeşleyim; yani ruh halini eşyalara yükleme durumudur.

Öyküde Marta’nın şahsında saf, içinde kötü duygular taşımayan bir köylü kızı başarıyla işlenmiştir. Marta için kullanılan “O henüz tohum atılmamış ve üzerine basılmamış, bâkire bir toprağa benzeyen fikirlere sahipti.” (s.59) cümlesi onun hayatın kötülüklerinden habersiz bir insan olduğuna işâret etmektedir. Pınarın başına gelen bir yabancının peşine takılıp gitmesine de bu temiz duyguları sebep olmuştur. Hiç tanımadığı bir erkeğin kendisini sevdiğini, hiç terk etmeyeceğini söylemesi onu inandırmıştır. Ayrıca çiftlikteki çetin ve sıkıntılı yaşamdan bıkması ve daha rahat bir hayata kavuşma arzusu onu kandırır.

Öyküde çatışmalar mevcuttur. Marta ile fakirliğinin, yoksuzluğunun çatışması; yani varlık ile yokluk, güç yetirme ile güç yetirememe çatışması vardır. Marta her şeyini kaybeder; annesini, babasını, evini, hayallerini, onurunu, ümitlerini en sonunda da hayatını... Tamamen trajik bir yapı üzerine kurulan öyküde Marta, sanki bilinerek bu sona sürüklenir. Hep önü kapatılır, her umut bağladığını kaybeder. Yazar toplumdaki bu tür insanların durumunu, psikolojilerini, o duruma düşmelerindeki sebepleri ve bu husustaki kendi düşüncelerini anlatmak için Marta’yı maşa olarak kullanır. Onun şahsında bütün benzeri insanları çözümlemeye çalışır.

Öykünün ikinci bölümünde Marta, oğluyla beraber evine gelen yazarı yanından uzaklaştırmak ister: “Bana yaklaşma, çünkü toplum seni de kötü sanacak. Eğer bu dediklerimi yaparsan ayıplar senden uzak olur. Şimdi geri dön ve şu mukaddes vadilerde benim adımı bile anma. Zira çoban, sürüsüne verebileceği zarardan korkarak uyuz koyunu tanımaz.” (s.64-65) der. O kadar ki, cesedi bile şehirden uzak, terk edilmiş bir yere gömülür. Papaz ise Marta’nın geride kalanlarına duâ etmeyi reddeder. Hayatta iken toplum tarafından dışlanan bu insanın cenâzesi de aynı talihe mahkum olur.

Sıkıntıları zirveye ulaşan Marta kurtuluşu ancak ölümde aramaktadır ve özlem içinde ölümü bekler. “Çok yakında ölüm o nefesleri kabir rahatlığı karşısında satın alacak” tır (s.64). Ayrıca ölüm, bu basit, sığ, adi, pisliklerle ve kötü insanlarla dolu dünyadan huzura bir yüceliştir. Böylece yazar onu öldürerek basitlik ve sıkıntıdan kurtarır, yüceltir. Zâten Marta da kötü bir kadın olmaktansa ölümü tercih eder.

Öyküde Tanrı’yı ifâde etmek için kullanılan gökyüzü kelimesi Marta’nın Hıristiyan olduğunu göstermektedir. -Yazar da Hıristiyan’dır.- Ayrıca öykünün sonunda Marta’nın ölüm anındaki yakarışları da ondaki dinî duyguların varlığını göstermektedir: “Gökteki babamız ... Gökte olduğu gibi yerde de senin dilediğin olsun.” (s.67)

Öykünün ikinci bölümünde ortaya çıkan bir kahraman da Marta’nın oğlu Fu’âd’dır. Bu bölüm Marta’nın köyden kayboluşundan altı-yedi yıl sonraki bir zamanda geçer. Yazar bir gün balkonda otururken çiçek satmak için yanına bir çocuk gelir. Onunla konuştuğunda Marta’nın oğlu olduğunu öğrenir. Kahramanlar arasında taraf tutan yazar Marta’ya acıdığını ifâdeleri ile belli ederken, her halinden fakir ve çekingen olduğu anlaşılan bu çocuğa da acır. Fu’âd adındaki bu çocuğu tasvir ederken ona olan şefkat duygularını şu şekilde hissettirir:

“Mutsuzluk ve fakirlik tahayyülleriyle sürmelenmiş gözlerini, acı çeken bir kalpteki derinleşmiş yaraya benzeyen hafif açık ağzını, zayıf, çıplak kollarını, parlak otlar arasında kurumuş sarı bir gülün dalına benzeyen çiçek demetlerine doğru eğilmiş ince, küçük boyunu düşündüm. Onun hüzünlü bakışlarının ardında hayat sahnesinde oynanan daimi fakirlik trajedisinden bir perdeyi andıran küçük kalbini fark ettim.” (s. 61-62)

Devrin sosyal yapısını sezdiren öyküde kötü olmasa da öyle imiş gibi bilinen insanlara, ya da doğuştan yokluk ve talihsizlik içindeki insanlara karşı, statü sahibi yahut zengin insanların dışlayış-horlayış tavırları açıkça bellidir. Halkın sokak çocuklarına çok kaba ve sert davranmalarına karşılık, yazarın Marta’nın oğlu ile nazik bir şekilde konuşması çocuğu şaşırtır. Çünkü sokak satıcılığı yapan çocukların insanlardan kibar, yumuşak sözler ve davranışlarla karşılaşmaları nadir rastlanan bir olaydır. Yazar ise toplumun bu çocuklara karşı tavrını haklı bulmaz. Kendi hareketleri ile adeta protesto eder. Zira bu çocukların hiç biri kendi istekleri ile bu duruma düşmemiştir.

Öyküde fonksiyonel kahramanlardan birisi de anlatıcı-yazardır. Yazar -iki bölümden oluşan- öykünün birinci bölümünü, yani Marta’nın yabancı bir adamla kaybolup gidişine kadar olan kısmını yaşlı bir köylüden dinlediğini belirtir (s.60). Burada anlatıcı-yazar aynı zamanda hâkim anlatıcıdır. En ince, hissî, kendine has duyguları ile kahramanlarını tanır, kıskançlıklarını, sıkıntı sebeplerini, üzüntülerini, özlemlerini, hatta mevsimler hakkındaki düşüncelerini bile bilir.

Öykünün ikinci bölümünde can çekişmekte olan Marta ile yazarın konuşmasında, yazarın öğüt verici, olgun bir insan konumunda olması dikkatleri çekmektedir. Ayrıca burada yazarın hayat felsefesini de görmek mümkündür. Hayatı “acemi insanların öğütüldüğü hüzünlerin bir harman yeri” (s.65) olarak vasıflandırmıştır.

Yazar: “Sen mazlumsun Marta. Sana zulmeden de çok mal ve küçük bir nefis sahibi olan zengin gençtir. Sen ise zulme ve hakarete uğramışsın. İnsan için mazlum olmak zâlim olmaktan daha iyidir” (s.65) vb. ifâdeleri ile kendi karakterini ortaya koymaktadır. O haksızlığa, zulme tahammül edemeyen, güçsüzlerin ve zayıfların yanında yer alan, toplumun kalıplaşmış kurallarına karşı çıkan19 bir insandır.

Öyküde olayların gelişmesinde rolü olan bir kişi de atlı adamdır. Saf, hayatın kötülüklerinden habersiz yaşayan bir genç kızı yalanlarıyla kandırarak, bir anlık zevki için ona hayat boyu sefâlet çektirebilecek kadar şerefsiz bir insandır. Zengin görünüşü ve kibar davranışlarıyla Marta’yı etkilemiş ve onda iyi bir izlenim bırakmıştır. Ardından da onu ölümüne kadar devam edecek bir mutsuzluğa sürüklemiştir. Yazarın ifâdesiyle o “Hayatın çiçeğini bıçağıyla kesen, kendi eğilimleri ile duyguların güzelliğini çirkinleştiren güçlü ve ezici bir insan”dır (s.65).

Öykünün ilk bölümü Beyrut’un küçük bir köyünde, ikinci bölümü ise Beyrut’ta geçer. Öyküde geçen zaman ise 1890-1900 yılları arasıdır.

İlk bölümde yazar köy-şehir, köylü-şehirli çatışmasına yer verir. Marta’nın köydeki fakir yaşantısını anlatırken, şehirlileri köyde yaşayanların hayatlarından haberdar olmamakla suçlar. Şehirliler ve köylüler arasında bir kıyaslama yaparak şehir insanının doyumsuzluğunu, köylünün kanaatkârlığını güzel bir şekilde ifâde eder (s.59). Köylünün şehirliden daha verimli ve mutlu olduğunu vurgulayan yazarın köye olan sevgisini ve özlemini hissetmemek mümkün değildir. Lübnan’ın küçük bir köyünde doğup, hayatının büyük bir bölümünü Amerika’da geçiren yazarın çocukluğundan itibaren yurt dışında yaşamış olmasının onda bıraktığı etkiyi görmek mümkündür.

Köy-şehir karşılaştırması ikinci bölümde de devam eder. Yazar, “dün vadinin ağaçları arasında emniyette olan Marta’nın bugün şehir kenarındaki uçuruma indiğini, mutsuzluk ve şanssızlığın pençeleri arasında av haline geldiğini” (s.62) düşünür.

Öyküde mekân-şahıs ilişkisi de dikkat çeker. Yazar mekân tasvirlerini büyük ölçüde karakterlere ayna tutmak maksadı ile yapar:

“Havanın ölümün nefesleriyle örtüldüğü, kötü insanların karanlık perdesi altında suçlarını işlediği, zehirli kara yılanların sağa sola bükülmesine benzeyen kıvrımlı virajların bulunduğu eski evler arasındaydık... Mahallenin sonuna vardığımızda çocuk yıkılmaya yüz tutmuş bir yanı dışında hiç bir şeyi kalmamış harabe bir eve girdi.” gibi (s.63) ifâdeleri ile yıkık, fakir, bitkin Marta’nın evinin muhitini anlatan yazar rutubetli odanın içinde sarı ışıkları ile karanlığı yenmeye çalışan zayıf bir lamba görür. Bu lamba aynı zamanda Marta’yı sembolize eder. O da karanlık dünyasında öyle zayıf bir mücadele içindedir. Mümkün olmayacak şeylerdir özlemleri... Hâlâ cılız bir direnişle yüzünü çevirdiği duvarda “kendini dünyanın karanlıklarından kurtaracak, beşeriyetin kalbinden daha ince bir kalp bulmak” (s.63) düşüncesindedir.

Yazar öyküde tasvirlerin yoğunluk kazandığı bir anlatıma yer verir. Özellikle tabiat tasvirleri ağırlık kazanmıştır. Tabiatı ve güzelliklerini en ince ayrıntılarıyla işleyen yazar tabiat özlemini ve sevgisini hissettirir. Tasvirlerde benzetme başta olmak üzere birçok söz sanatlarına başvurur. Ayrıca kahramanların tasvirini yaparken çoğu zaman tabiat unsurlarından yararlanır:

“Marta on altı yaşına girdiğinde, tarlaların güzelliğini yansıtan bir ayna gibiydi. Kalbi ise her sesin yankısını aksettiren vadinin boşluklarına benziyordu.” (s.59)

Marta’nın oğlunu tasvir ederken kullandığı ifâdelerde de tabiat unsurlarını kullanır:

“Mutsuzluk ve fakirlik tahayyülleri ile sürmelenmiş gözlerini, acı çeken bir kalpteki derinleşmiş bir yaraya benzeyen hafif açık ağzını, zayıf, çıplak kollarını, parlak otlar arasında kurumuş sarı bir gülün dalına benzeyen, çiçek demetlerine doğru eğilmiş ince küçük boyunu düşündüm.” (s.61-62)

Öykü üslubu oldukça şiirsel olan yazar, yer yer ruh hâlleri ile dış dünya arasında benzetmeler kurar. Hatıra tarzı da hissedildiği için anlatıcı-yazar kendini saklamaz, düşüncelerini ve izlenimlerini gizlemez.

Öyküdeki kahramanları halk diliyle değil de kendi ağzından konuşturur. Teşbih, mecaz ve istiarelerle dolu, süslü bir anlatım kullanan yazar romantizmin “sanat sanat içindir” prensibine bağlı kalmıştır. Örneğin; köy hayatını tabiata benzeten yazar bunu benzetmelerle anlatır:

“Halbuki bu hayatı düşündüğümüzde, ilkbaharda gülümsediğini, yazın ağırlaştığını, sonbaharda ürün aldığını, kışın rahatladığını görürüz ki; bütün dönemleriyle tabiat anamıza benziyor.” (s.59)

Yazarın Marta’ya öğüt verirken kullandığı cümleler de yine söz sanatlarıyla yüklüdür:

“Bu hayat, henüz ürün vermeyen tecrübesiz kişilerin öğütüldüğü hüzün harmanıdır. Fakat harmanın dışında kalan başaklara yazık! Çünkü o başakları yeryüzünün karıncaları götürecek, gökyüzünün kuşları bulacak, tarla sahibinin ambarları ise bunları içine alamayacak.” (s.65) “Ey Marta, nefis, ilahlık zincirinden ayrılmış altın bir halkadır. Ateş, bu halkayı eritip şeklini değiştirir ve yuvarlaklığının güzelliğini kaybettirebilir. Ama altını başka bir maddeye dönüştüremez. Ancak onu daha da parlaklaştırır. Fakat ne yazık ki, kuru bir ota ateş geldiğinde onu yiyip bitirir ve küle çevirir.” (s.65-66)

Marta’nın sürekli çaresizliğe itilişi, önce hayallere, tabiata, sonra evliliğe kaçışı, en sonunda da ölüme kaçış hisleri; neredeyse normal görülmeyecek saf dilliliği, anlatımdaki duygu yoğunluğu vs. öykünün romantik yönünü oluşturur.

Ayrıca, Marta’nın safdilliliği dışında olayın yaşanabilirliği, yazarın görmüş, yaşamış olduğunu hatıra tarzında anlatması, tasvirlerdeki mekan-karakter birliği vs. de realizmin az da olsa tesirini göstermektedir.

  1   2   3

Add document to your blog or website

Similar:

BÂN’LI MARTA” ADLI ÖYKÜSÜ iconFî’l-Kitâr adlı öyküsü, kahramanlar, olaylar, modern anlatım teknikleri, tasvirler ve dil açısından incelenmiştir. Anahtar Kelimeler

BÂN’LI MARTA” ADLI ÖYKÜSÜ iconKunnâ Selâsete Eytâm adlı öyküsü, kahramanlar, olaylar, modern anlatım teknikleri, tasvirler ve dil açısından incelenmiştir. Anahtar Kelimeler

BÂN’LI MARTA” ADLI ÖYKÜSÜ iconAdli araverme (adli tatil) ülke ve yargı gündemini bir çok yönden meşgul etmektedir. Yargıdaki artan iş yüküne kalıcı çözüm bulunamaması nedeniyle, adli

BÂN’LI MARTA” ADLI ÖYKÜSÜ iconKuyu ve Sarkaç, Edgar Allan Poe’nun dehşet öykülerinden biridir. Hem olay hem de durum öyküsü ögelerini barındırır. Fakat olay öyküsü yönü ağır bastığı için

BÂN’LI MARTA” ADLI ÖYKÜSÜ iconJigolo” adlı film senaryomuz, Show TV’de yayınlanmakta olan “Alacakaranlık” adlı TV dizisinde izinsiz olarak iktibas edilmiştir. Bu nedenle biz, “Alacakaranlık” adlı TV dizisinin, şu isimlerden oluşan ilgililerini dava ettik

BÂN’LI MARTA” ADLI ÖYKÜSÜ iconADLİ VEYA GAYRI ADLİ EVRAKIN YABANCI MEMLEKETLERDE TEBLİĞİ İÇİN TALEPNAME

BÂN’LI MARTA” ADLI ÖYKÜSÜ iconİlk olarak Sitesinde moodle kurulum paketini bulup, ssh adlı yazılımın içeriseni wwwhome adlı klasör açıp, klasörün içine atılır

BÂN’LI MARTA” ADLI ÖYKÜSÜ iconCapi mezarlıkta çalışmaktadır. Rutin hayatında onu heyecanlandıran, her gün beklediği tek şey, kocasının mezarını ziyaret eden Marta’nın gelişidir. O Capi’nin son umududur. Namus Saikiyle / An Act of Dishonour

BÂN’LI MARTA” ADLI ÖYKÜSÜ iconEK: 2 1965 TARİHLİ HUKUKÎ VE TİCARÎ KONULARDA ADLÎ VE GAYRÎ ADLÎ BELGELERİN YABANCI MEMLEKETLERDE TEBLİĞİNE DAİR LAHEY SÖZLEŞMESİNE TARAF DEVLETLERİN MERKEZÎ MAKAMLARI ve YAZIŞMA DİLLERİ

BÂN’LI MARTA” ADLI ÖYKÜSÜ iconADLİ OTOPSİLER VE ADLİ PATOLOJİ

Sitenizde bu düğmeye yerleştirin:
Belgeleme


The database is protected by copyright ©okulsel.net 2012
mesaj göndermek
Belgeleme
Main page